“Cesaretin en faziletlisi, insanın, hakikatı söylemesi, sır saklaması, hatasını kabul etmesi, insaflı davranması ve şiddet anında kendine hakim olabilmesidir.” Hasan El-Benna
Barla’dayız. Biliyorsunuz; Üstad burada sekiz buçuk sene boyunca sürgün kalmış... Bunu bilenler, buranın nurlar içindeki konumunu da bilirler. Üstadın haklı olarak buraya atfettiği önemi de... Çünkü nurlar ilk olarak burada yazılmış, buradan memlekete ve daha sonra da dünyaya yayılmıştır. Böylece, okuyanlar, nurun huzmeleri ile imanın özünden faydalanmış, feyizlenmiş, enerji ve manevî kuvvet kazanmışlardır. Barla, nur fikriyatının minberi, nurlu bir hareketin de rahm-i mâderidir. (asıl konumuz bu değildir.)
Barla'da, imani hizmetin başlangıç yıllarındayız. Hareket ve heyecan dorukta... Beşeriz ama... Hareket, faaliyet ve heyecanın bulunduğu yerde hata da olur. Doğru, fakat olur diye onu boş bırakmak doğru olmaz. Olsa, felaket olur... Müdahale etmek, ortadan kaldırmak, hiç olmazsa etkisiz hale getirmek vazifemizdir. Yaş, cins, seviye ne olursa olsun her Müslüman’ın vazifesidir. Hata'nın zarar ve tehlikesi yalnız ahiret için değil, dünya için de büyüktür. Ama asıl büyük zarar ahirette ortaya çıkar. Denilmiştir ki: “Kim hesaba çekilmeden önce nefsini hesaba çekerse, kıyamet gününde hesabı hafifler ve sorgulama anında cevabı hazır olur... Kim de nefsini hesaba çekmezse hüsranı devamlı olur. Kıyamette arasat meydanında bekleyişi uzun olur ve kötülükleri onu belaya ve yokuşa götürür. Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş, ihtiyat sahibi her kişinin nefsini muhasebe etmeyi bırakmaması, hâl, hareket ve düşüncelerini kontrol altına alması gerekir.”
Hata, hayatın her alanını kuşatan çok boyutlu ve dereceli olan bir hadisedir... Ben ise, bütün bunlar içinde Barla Lâhikasından okuduğum bir mektubu dikkatinize sunmak, sizinle paylaşmak istiyorum. Eğitim - Öğretim dairesinde hizmette bulunan hocalar ve onların talebeleri ve yine ders - sohbet arkadaşı olarak talebeler bu mektubun asıl muhatabıdırlar. Hoca ve talebe olmasam da onların arkadaşı olmak ve onlara karşı kalbimin muhabbetle dolu olması bana yeter. Bununla beraber hitap, onu okuyan ve dinleyen herkesedir. Mektubu bir kaç defa okudum. Baktım ki Üstadı; Hüsrev, Lütfi ve Rüştü'nün şahsından bizi muhatap alarak yazmış. Zaten Üstad, elli sene sonra gelen nesl-i âtiye için yazıyoruz, çalışıyoruz, dermiş... Ben de okurken kendime yazılmış gibi okudum. Sonra bunu yalnız değil de, toplu olarak, bir ders ortamında okumanın daha faydalı olacağına kanaat ettim. Onun için de size, mana âleminde; okuma evlerinize, medreselerinize, sohbetlerinize katılarak okumak istedim. Ne dersiniz!?
Vakit dar... Sükût ikrardan olduğuna göre, okuyorum: “Kardeşim Hüsrev, Lütfi ve Rüştü! Size Üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fayda verecek bir fikri beyan edeceğim. Şöyle ki: Sizler -haddimin fevkinde- bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette muîn ve müşavirlerimsiniz. Aziz kardeşlerim, üstadınız layuhti değil... Onu hatasız zannetmek hatadır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasen'in on sayılmasıyla, seyyie'nin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hata görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir... Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım, benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hatta başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. Hakkın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs-i emmarenin enaniyeti hesabına Hakk'ın hatırı olan bilmediğim bir hakikatı müdafaa değil, ale'r-re'si ve'l-ayn kabul ederim...”
Daha var, ama bizi ilgilendiren kısım bu. Şimdi de parçanın çözümüne, onu halimize uyarlamaya gelelim. Allah kabul etsin, imanî bir hizmet için çabalıyoruz. Daire geniş ve daire içinde daireler var. Hoca ve talebelerin içinde oldukları eğitim - öğretim dairesi ise, yapının üzerinde bulunduğu; renk, biçim ve içerik aldığı temel dairelerden biridir. Buradaki inanırlılık, gereklilik, sağlamlılık, dürüstlülük, içtenlilik, alçakgönüllülük, hikmet vs. Hususiyetler, geniş dairelerdeki hizmet elemanlarına da aynen yansıyacağından, çok önemlidir. Üstadın bir açıdan talebem, bir açıdan ders arkadaşlarım, bir açıdan yardımcılarım ve bir açıdan da danışmanlarımsınız demesi boşuna değildir. Demek ki sadece hoca ve talebe değil, dava genel hizmetinin yardımcı ve danışmanlarıyız da... o halde iş ciddi...
Hizmetimizi beşer olarak veriyoruz. Bu açıdan hata olabilir. Hocalarımız, üstadlarımız da buna dâhildir. Onlara veya kendimize hata - yanlış yapmaz nazarıyla bakarsak, asıl hatayı işte o zaman yapmış oluruz... Yalnız akılda tutmak lâzım: Güzel bir bahçede çürük bir elma çıktı diye bütün bahçe çürüktür ve bir hazinede silik bir para bulundu diye bütün hazine siliktir denilmez, denilemez. Denilse, doğru olmaz. Rahim olan Rabbimiz de bir iyiliğe on sevap ile ve bir kötülüğü, bir günahı da bir sayarak, karşılık veriyor, bazen de affediyor. Bizim de bir hata, bir yanlışlık gördüğümüz zaman onca fedakârlık ve onca iyilikler karşısında onu sorun haline getirmememiz ve ortamı bulandırmamamız lâzımdır...
Öte yandan, hataya ve hata ortamına zemin hazırlamamamız, karşılaştığımızda ise, bir şekilde müdahale etmemiz lâzımdır. Sessiz kalmak da bir tür hatadır, çünkü bu yüzden ilgi alanımızda, gerçekten ıslaha muhtaç bir vaziyet söz konusu ise, lillah adına, son derece yapıcı bir üslupla izale etmeye çalışmalıyız. Muhatab kim ise, bundan rahatsızlık duymamalı, bilâkis sevinmeli ve kendisini uyaran kardeşine duacı olmalıdır. Hatta başına vurulsa da, Allah razı olsun, demeli. “Hakk'ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmamalı” Hele hele unuttuğu, gaflette olduğu ve bilmediği konular nedeniyle düştüğü yanlışlıklarından ötürü uyarılanlar, daha daha sevinmeli ve nasihatleri karşısında kardeşlerine teşekkür, Allah'a da böyle nasih kardeşlere kardeş yaptığı için hamd ve şükür etmelidirler. Üstad, hata ve kusurları boynunda bulunan bir akrebe benzetiyor ve ondan kurtulmaya yardım için haber verene teşekkür edilmesi gerektiğini söylüyor.
Sohbetlerimizin girişinde Barla’dayız, demiştik. Öyleyse, Barlalılardan, Üstada talebelik yapmış birinin sözüne yer vermek gerekir. Üstadın hatırı için ve onların fedakârlıkları için bu, üzerimizde bir haktır. Hafız Halid, Üstad'daki tevazudan bahsederken konumuzu da ilgilendiren şu müşahedelerini anlatıyor:
“Bediüzzaman, bir hasleti de tevazudur... Bu hasleti icabındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesail-i ilmiyede muhalefet bulansa onların sözlerini, hak bulduğu vakit kemal-i tevazu ile ve lezzetle kabul ederek teslim eder, “maşaallah” der, “Siz benden iyi bildiniz. Allah razı olsun” der, hak ve hakikati nefsin ve gurur ve enaniyetine daima tercih eder. Hatta ben bazı meselelerde muhalefet ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunâne bir tavır alır, eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni ikaz eder. Eğer güzel bir şey söylemişsem çok memnun olurdu...”
Önemli bir vazife üzerindeyiz: imanî mesuliyet... Ve bu dairede yerine getirilmesi gerekenler... Üstadın mektubundan anlaşılıyor ki, o, aynı zamanda bir hizmet ahlâkı anlayışını da veriyor. Yekdiğerimize ayna olmak durumundayız. Tâ ki şahsımızda, amelimizde ve hizmetimizde bir terakki ve tekâmülü yakalayabilelim.
İmam-ı Ali (ra)'nin vasiyetinden bir söz ile sizi Allah'a emanet ediyorum: “Kardeşine kızgınlığının en şiddetli anında; güzel davranışını reddettiğinde, fedakârlıktan kaçtığında, tevazudan uzaklaştığında ve yumuşaklığa karşı sert olduğunda... tahammül et ve sanki kölesiymişsin gibi ol.”
|
| Muhammed Şakir (inzar Dergisi 65. Sayı) |
|