Nur Kılıç“Her Şeyim Sen Olur Musun?”

2 sene ago19116 min

Hissettiklerimi bir kalıba döküp döküp soğutuyorsam… Renklerini itinayla seçip boyuyorsam… Orasından burasından kırpıp kıvam arıyorsam… Nereye, neden ve nasıl diye soruyorsam… Yüzüm gökte, aklım yerde, kulağım zamanın sesinde yürüyorsam… Sesimi kısıp önümdeki boşluğa konuşuyorsam… Yıldızlara göz kırpıp aya gülümsüyorsam… Bir tınıyla asırlar evveline gidip geliyorsam… Gönlüm bir tebessümüne hasret kaldıysa, öteler ötesinin… Gitmeyivereyim olsun!

Sararan yapraklar vardı bu mevsimde. Sararan ve kuruyan… Öylece mecalsiz yere yayılan… Ayaklar altında hışır hışır sesler çıkaran… Kupkuru yapraklar.

Sonbaharın son demlerindeydi zaman. Ayaza ramak kalmıştı. Zemheri haller geldi gelecek, gün ısısını alıp gidecekti. Göğe yine çöreklenecekti kara bulutlar. Yine perdelenecekti zaman, gecenin geçmek bilmemesiyle. Günün sonu günün başı gibi kokacaktı. Kokuyordu işte yine…

Ve bir akşamüzeri… Gün devri daim etmeye niyetleneli. Uzun bir gecenin ilk demleri… Zamanı okudu Suna. Zamanı dinledi. Elinde poşetleri, içinde ihtiyaçları, yüzünü yalayan ılık rüzgâra sessizce eşlik etti. Uzun uzun kokladı onu. Nice zaman sonra, kokanın zaman olduğunu anladı. Zamanın kokusuna bıraktı kendini. Zamanın kollarına…

“Yaşıyorsam, anlıyorsam, hissediyorsam, anlatıyorsam, duyumsuyorsam ve düşünüyorsam; bir amacı olmalı. Bu bensem; tüm bunları bir lahza kokuyla düşleyebildiysem adını koyabilmeliyim.

Hissettiklerimi bir kalıba döküp döküp soğutuyorsam… Renklerini itinayla seçip boyuyorsam… Orasından burasından kırpıp kıvam arıyorsam… Nereye, neden ve nasıl diye soruyorsam… Yüzüm gökte, aklım yerde, kulağım zamanın sesinde yürüyorsam… Sesimi kısıp önümdeki boşluğa konuşuyorsam… Yıldızlara göz kırpıp aya gülümsüyorsam… Bir tınıyla asırlar evveline gidip geliyorsam… Gönlüm bir tebessümüne hasret kaldıysa, öteler ötesinin… Gitmeyivereyim olsun!

Uzaklar yakın, gizler aşina, harfler kitaplar dolusu yazıdır; hikmete ram olmuş insana. Arayışın lezzetini bir kere tattıysan, gitmesen de gitmek ister; varmasan da yürümeye can atarsın, işte görüyorum.”

Zamanın kokusu öyle ender bir güçtü ki! Ve Suna, öyle coşmuştu ki, adım atmıyor uçuyordu sanki.

Etrafta koşuşturanlar vardı. Çoğunlukla evlerinin yolunu tutmuşlardı. Hafiften çiseleyen yağmura yakalanmış ve telaşlanmışlardı. Evlerinin yolunu ne çabuk bulmuşlardı! Oysa evinin yoluna ne zamandır girmek istiyordu Suna. İstiyor ama yapamıyordu. Arıyor ama bulamıyordu. Aklına bir arifin sözleri geldi:

“O, aramakla bulunmaz. Onu bulanlarsa ancak arayanlardır!”

Bu kadar zor muydu sahi? Yana yakıla arayacaktı da bulamayabilecekti, öyle mi? O zaman ne diye arayış izleri düşülmüştü, zamanın zerreciklerine? Neden dönüp bakıyordu insan, aine-i geçmişine? Neden haber uçuruyordu gönlüyle, mekânlar ötesine? Neden dinliyordu kalbinin sesini? Ve neden çarpıyordu kalbi, zamana her sığındığında, hızlı hızlı?

Yol bitmesin, sonu eve varmasın istiyordu Suna. Dünya döndükçe yürüse… Düşünebildiği kadar düşünse… Düşleri evren kadar genişlese… Bir bir çözülse bilmeceler… Çekilseler aradan, kirler, paslar, pasaklar… Çelmeseler aklını… Maddenin ezici gücüne karşı kalkan olsa algıları… Mana âleminde seyretse, ah keşke!

Zaman dursun istiyordu Suna. Gece sussun. Rüzgâr durulsun. Kokusunu da alıp gitsin dem. Gitsin…

Orta yere uzansaydı, gözlerini göğe dikip dokunsaydı parmak uçlarıyla. İçinden geçenleri bir bir anlatsa; meramını dillendirebilseydi. Ama bu o kadar zordu ki! Saliseler içinde düşündüklerini saatlerce uğraşsa ifade edemeyebilirdi. Saniyeler içinde hissettiklerini günler boyu yazsa, kaleme dökemeyebilirdi. Bu ne fena bir şeydi. Anlayıp anlatamamak… Hissedip dokunamamak… Koklayıp uzanamamak… Kavrayıp yazamamak… Tam manasıyla kelimelere/sözcüklere sığdıramamak…

Fena mıydı, sahi?

“Varsın anlatamayayım. Varsın kelimeler kifayetsiz kalsın. Araya giren kalem, kelamımın ucundan kıyısından tatsın, daha derine dalamasın. Ne çıkar! Beni benden iyi anlayansın. Bana benden çok yakın; gönlümden çok vakıf olansın. Nefesimi tutup, nefesler dolusu ‘geçmiş` kokladığım ve zaman ötesi bir ‘gelecek` tahayyül ettiğim şu dem; ömrümün en bahtiyar anı. Öyle hissediyorum ki, bu yakınlık diğer tüm ırakları değersizleştirecek bir yakınlık. Ve bu rayiha, başka başka ‘kazanımları` zamanın çöplüğüne attıracak türden.

Şükürler olsun! Varlığına, varlığını hisseden varlığıma… Tadına, tadına doyamayan ruhuma… İsmi azamına; onu anan kalbime, zikreden dilime… İnsan kılışına beni, imanla müşerref bir eşref… Baş gözüme ek gözler verişine, tefekkür edebilişime… Dokunuşuna, dokunabilişime… Anlatışına, duyabilişime… Yazışına yazgımı en en güzelinden ve okuyabilişime… Şükürler olsun.

Varsın, bazı şeyler de yazılmasın! Yazılmamak ve anlatılmamak üzere anlaşılsın. Konuşmamak ve paylaşmamak üzere hissedilsin. Kemale erdirsin, kelama değmesin. Tekâmül ettirsin, tefekkür ettirsin, temayül ettirsin ama söylenmesin. Gönle kazınsın, kalem yazmasın. Ruha değsin; aklasın, paklasın ama gizlerden bir giz olarak yer edinsin kendine. Yaşam sahnesinin en namütenahi yerinde…

Olsun! Değil mi ki ruhum doysun, başucuma en çok baykuşlar konsun. Bir gece göreyim, gündüz sadece karartılar geçsin gözlerimin önünden. Geceye derdimi dökeyim, ona and edişine binaen. Asra yemin ederken Sen, zamanın kokusunu çekeyim içime ben; en çok gece göreyim. Gecenin bir kısmı, Seninle dertleşeyim. Ve bir tek Seni seveyim! En çok Seni… Başka başka sevgiler bir yansı olsun, gönlüme doğsun, benimle olsun ama her şeyim Sen olur musun? Olursun biliyorum ama olur musun?”

Sonbaharın son demlerindeydi zaman. Kuruyan yapraklar hışır hışır eziliyordu ayaklar altında. Bir zamanlar capcanlı ve yemyeşildiler. Şimdi ise kurumuş ve sararmışlardı. Şu halleriyle ölümü ve öncesindeki düşkünlüğü ne güzel betimliyorlardı. Şu hayatın geçimsiz ve çelimsizliğini ne güçlü vurguluyorlardı. Zaman ve mekân ötesi, bir âlem-i tiryak-ı; acıları, hüzünleri, çekilmişlikleri, sıkılmışlıkları bertaraf eden bir yeri tahayyül ettiriyor, musibetlere tahammül ettiriyorlardı. En çok da zamanın rabbine duyulan iştiyakı artırıyorlardı. Ölümü sevdiriyorlardı…

Yol bitmesin istiyordu Suna. Gece gündüze dönmesin. Hisleri hep yeni kalsın, hiç eskimesin. Neden sonra yaklaşmakta olduğu bir fırından yükselen taze ekmek kokuları yayıldı zamana. Zamanın kokusunu yerini sıcak ekmek kokusuna bıraktı. Suna da kendini fırının kapısına…

Aynı yoldan ucu kemirilmiş taze ekmeklerle geçerken ve birkaç dakika öncesindeki ruh haline dönmek isterken afalladı. Zaman kokusunu da alıp kaçmıştı sanki. Ardından koşsa bile yakalayamayacağı bir hız ve formda üstelik. Bir elindeki lokmaya baktı, bir yâdındaki tadı yokladı. İkisi de sıcak ikisi de cazip ikisi de vacipti. Biri bu hayatın ihtiyacı öteki o hayatın girizgâhıydı. Tüm mesele bedeni sıcak bir parça lokmanın ötesine peşkeş çekmemede ve ruhu lahuti kokulardan mahrum etmemedeydi. Bedenin gereksinimlerini özenle alırken; ruha açlık ve susuzluk çektirmemekteydi…

Nur Kılıç | İnzar Dergisi | Ocak 2018 | 160. Sayı

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *