Hüseyin ŞenlikAceze-i İslâm’ın Muhâfazası – 2

6 ay ago246933 min

Bir önceki yazımızda İslam’da “azece” olarak sınıflandırılan kadınlar, yaşlılar, çocuklar, engelliler, hastalar vb. kesimler hakkında İslam’ın genel olarak sosyal bir devlet anlayışına sahip olduğunu ve İslam’ın toplumda var olan aciz, düşkün, kimsesiz, fakir, miskin, yetim vb. kesimler için gerekli hassasiyete sahip olduğunu belirtmiştik. Bu yazımızda ise özellikle kadınlar, yaşlılar ve engellilere yönelik alınan sosyal tedbirleri ve güvenceleri ele alacağız.

1- İslam öncesi devirlerde kadın bir insan bile sayılmıyordu. Şu anki Avrupa (Bizans), Çin İran ve Hindistan gibi o dönemde dünyanın en güzide ve merkezi yerlerinde kadının insan olup olmadığı tartışılıyor ve kadın hayvanlar ile eşit bir mertebede değerlendirilerek erkeğin gölgesi altında sadece cinsel bir obje ve hizmetçi olarak yaşıyordu. Hz. Peygamberin Risalet ile görevlendirilmesinden sonra kadın olması gereken konuma yükselmiş ve hak ettiği değeri İslam ile elde etmiştir.

Kur’an ve sünnette birçok defa kadın hakları ele alınmış kadınların korunması konusunun Hz. Peygamber defaetle üzerinde durmuş ve ısrarcı olmuştur. Kadın ve erkek eşittirler.  Yaratılış itibari ile erkek fiziki olarak daha güçlü, kadın ise ruhi olarak daha duygusal yaratılmıştır. Kadın ve erkek bu fark dışında tüm hususlarda eşittirler. Yoksa bu onların şeref ve fazilet bakımından üstün oldukları anlamına gelmez.

Sosyolojide belli 3 dönem vardır. Geleneksel dönem, modern dönem ve post modern dönem… Geleneksel dönemde toplum güce ve kuvvete önem verirdi. Erkek güçlü kadın ise zayıftı. İnsanlar tarlada çalışmakta ve iş gücü daha çok kaslara dayalı idi. Aynı zamanda saldırı ve baskınlara karşı erkek koruyucu ve gözetleyiciydi. Kadının pek de bir değeri ve önemi bulunmamaktaydı.  Modern dönem ile kadın, toplumda sadece akıl vasıtası ile “ben varım” diyebilmekteydi.  Toplum artık güce ve kuvvete değil akla ve bilgiye değer vermekteydi. Kadın da araştırmalarıyla, okumalarıyla, bilgisi ile paralel bir orantıda varlığını kabul ettirmişti. İslam’da ise 14 asırdan beri kadın ile erkeğin eşit olduğu vurgulanmakta (bu eşitlik dini ve ibadi gibi konularda olmakta),  kadına yönelik alınan onca sosyal güvence bulunmakta ve her defasında “üstünlük ancak takva iledir” düsturu vurgulanmaktadır.

Kısacası erkek de Allah’ın kuludur kadın da. Kadın da ameliyle ahirete gidecek, erkek de. Erkek, kadının efendisi yani sahibi değil, hayatı beraberce paylaştığı eşitidir, tamamlayıcısıdır, sırdaşıdır, hayat arkadaşıdır. Görüldüğü üzere İslam sosyal hayatta kadını ihmal etmemiş bugüne dek hiçbir hukuki sistemin (cahiliye dünyası halen devam etmekte) kadına bahşedemediği birçok hususu kadına vermiştir.

2- Bir günlük zaman diliminde sabah vakti doğuş, kuşluk vakti gençlik, öğle vakti olgunluk ve durulma, ikindi vakti bir hazırlık süreci, akşam vakti yuvaya dönüş ve nihayet gece vakti ile bu sürecin kapatılmasını yaşayan insanoğlu, aynı süreci bunun bir büyütülmüş haliyle ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış oluşumlarıyla da yaşamaktadır. Ardından bunun da bir büyütülmüş hali olan çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık halleri gelir. İnsanoğlu çocukluk yani bebeklik ve yaşlılık hallerinde en aciz, en çok yardıma muhtaç dönemlerini yaşamaktadır. İnsanların çocuktan bir beklentileri olduğu için çocuklara daha fazla ilgi göstermekte ve yaşlılar ötekileştirilerek huzur evlerine itilmektedirler. Oysaki dini şuur sahibi insanlar ahiret bilinci ile meseleye yaklaşmış olsalardı ahiretin de yeniden bir doğuş olduğunu görecek ve yaşlılar hakkında daha önyargısız ve merhamet dolu yaklaşabileceklerdi.

Yaşlılık; yaşlanmaya bağlı olarak insan vücudunun yapı ve fonksiyonlarında meydana gelen değişikliklerdir. Yaşlılık ile ilgili kronik yaşlılık, biyolojik yaşlılık, fonksiyonel yaşlılık, vb. şekilde sınıflandırmalar yapılmıştır. Bizler burada genel anlamda yaşlılık konusunu ele alacağız.

Bugün modern dünyada gelişmiş ülkelerde yaşlılar için gereken her türlü maddi imkân hazırlanmıştır ve daha da hazırlanmaktadır. Yaşlılara özel arabalar, yol kenarlarında ve binalarda yumuşak platformlar, özel tuvaletler, fiziki imkânlarla donatılmış bakımevleri ve benzeri her şey. Bunlar bir yönüyle elbette takdire şayan hizmetlerdir. Ancak bu hizmetlerde bile modernizmin doğurduğu aşırı bireyciliğin izlerini görmek mümkündür. Çünkü bunların hepsinin anlamı, nihayet yaşlıya, “al sana her şey, kendin pişir kendin ye ve bize fazla yük olma” demekten ibarettir. Oysa yaşlı için planlanmış özel bir asansörden çok daha iyisi, onu ayağa kaldıramasa dahi, elinden tutan sıcak bir insan eli, bir ailedir. Buna karşılık mevcut medeniyetin yüzü yaşlılara karşı çok soğuktur ve kahredicidir. Çünkü yaşlı olmayanlar onların gözü önünde ve onların oluşturduğu imkânlarla hayatlarını yaşamaktadırlar. Onların kazandıklarını, kendilerine hiç saygı duymayan başkaları yemektedir. Bakımevlerinde işi gereği onlarla ilgilenen hizmetliler ise moral ihtiyacını karşılamaktan çok uzaktırlar.

Hz. Peygamber yaşayan Kur’an olması münasebetiyle sünnetiyle Kur’an’ı en iyi şekilde açıklamakta, şerh etmekte ve işin pratiğini göstermektedir. Malından babasının kendisine sormadan aldığını Hz. Peygamber’e şikâyet eden birisine O (SAV), “Israr etme! Çünkü sen de, senin malın da babanındır” uyarısında bulunmuştur. Annesini sırtına alarak Kâbe’yi tavaf ettiren bir genç, Hz. Peygamber’e “Bu yaptığımla onun hakkını ödeyebildim mi?” diye sorduğunda, “Hayır, asla! Hatta o sana hamile iken karnında onu tekmenle bir kez rahatsız edişinin hakkını bile ödemiş olamazsın” cevabını vermiştir. Benzer soruyu bir genç Hz. Ömer’e de sormuştur: “Annem yatalak. O beni küçükken taşıdığı gibi, şimdi ben de onu sırtımda taşıyorum, hatta tuvaletine ve benzeri ihtiyaçlarına sırtımda götürüyorum, hakkını ödemiş olur muyum?” Hz. Ömer şu cevabı vermiştir: “Hayır! Çünkü o seni taşırken senin için uzun bir ömür arzuluyordu, sen ise onun bugün yarın ölmesini bekliyorsun.” Hz. Peygamber şöyle söylemiştir: “Genç bir insan yaşlı birisine ihtimam gösterirse, yaşlandığında Allah da ona ihtimam gösterecek birisini nasip eder.” Daha birçok örnekte yaşlılara hürmet ve ihtimam gösterilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. İslam’da yaşlılara ihtimam gösterecek olanlar sadece yaşlı kimselerin çocukları değildir. Öncelikle çocuklar sonra sırasıyla yakın akraba, uzak akraba, komşular ve son olarak da devlet gelmektedir.

İslam’da ister hukuki olsun, isterse vicdani ve dini olsun, yaşlılara gösterilecek ihtimamın en uygun olduğu mekân ailedir. İslam şuuru ile donatılmış bir aile içerisinde yaşlılar hayata tutunabilmektedir. Yaşlıların gerek bedeni gerek ruhi gereksinimleri en iyi şekilde aile içinde tedarik edilmektedir. Sağlıklı bir aile ortamının oluşturulmasıyla sağlıklı bir yaşlılık mekânı elde edilmektedir. Tüm Müslümanlar şu hadis-i şerifi kulaklarına küpe edecek şekilde dikkatle okumalı ve anlamalıdırlar: “Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini iyi bilin: Ölümden önce hayatın, hastalanmadan önce sağlığın, meşgul olmadan önce boş zamanın, ihtiyarlamadan önce gençliğin, muhtaç düşmeden önce zenginliğin.” Bu bilinç ile donanmalı ve elbet bir gün bizlerin de yaşlanacağı unutulmamalıdır. Şu an yaşlılara nasıl hürmet ediyorsak günü gelince bizler yaşlandığımızda da aynı hürmet ve değerin bizlere de gösterileceği unutulmamalıdır.

Evlilik kutsal yönü bulunan bir kurumdur, bir ibadettir ve kişinin Allah huzuruna evli olarak gitmesi çok daha güzeldir. Evliliğin tabii amacı, nesli sürdürmek olmakla beraber, Kur’an-ı Kerim’de asıl vurgu yapılan yönü, onun sükûn, sevgi ve şefkat üreten bir kaynak oluşudur. Yaşlılığın yüklerini hafifleten en etkili unsurun böyle bir hayat arkadaşı olduğunu düşünürsek, evlilik anlayışının yaşlılık problemine etkisini çok daha rahat anlayabiliriz.

Yaşlılık döneminde vuku bulan problemler üç kısma ayrılmaktadır. Psikolojik problemler, sağlık problemleri ve ekonomik problemler. Psikolojik problemleri çözmenin başında mutlu bir aile ve mutlu bir eş gelmektedir. Bir tebessümü ile tüm sıkıntıları izale eden bir hayat arkadaşı ve salih-saliha evlatların olduğu yaşlılık döneminde sağlık ve ekonomik problemler de zamanla çözülebilmektedir. Ayrıca sağlık problemleri demişken akla ziyan batı deniyetinden kalma huzurevleri akla gelmektedir. Ne İslam’ın kendisinde ne de bizim yaşadığımız toplumda huzurevi denilen bir müessese yoktur. Yaşlıların aileleri içerisinde gerekli gereksinimleri karşılanmalıdır. Aileleri ve akrabaları olmayan kimseler için ise devlet eli uzatılmaktadır. Ekonomik olarak da yaşlıların maddi külfeti ailelerine aittir. Bir zamanlar çocukların ekonomik külfeti karşılıksız olarak anne babaya ait olduğu gibi… Kimsesi olmayan yaşlılar için ise yaşlılık maaşı bağlanması en doğrusudur.

Yaşlılık doğal hayatın bir parçasıdır. Batı dünyasında ise bir türlü çözüme kavuşturulamayan bir problem olarak algılanmaktadır. Yaşlılık sorunu, insanoğlu için söz konusu olacak bütün aşamaların bir bütün olarak hesaba katılmasıyla halledilebilir. Bugün bu sorun modern dünyanın en önemli sorunları arasındadır ve maddi refahın artmasıyla ters orantılı olarak da büyümektedir. Yaşlılara bakacak kurumların gelişmesi ve her geçen gün yeni donanımlar kazanmaları sevindiricidir, ancak insanoğlunun manevi ihtiyaçları yaşlandıkça daha da artmaktadır.

Aile kurumu bu sorunun çözümü için en önemli kurumdur ve aileyi ayakta tutan en büyük etken de dindir. Çünkü ailenin manevi bir arka planı vardır. Bu arka plandan soyutlanan aile, olsa olsa karşılıklı çıkarlara dayalı bir birliktelik olur. Bu çıkarlar bitince de birliktelik sona erer. Yaşlılar için öncelikli olan elbette kendi aileleridir. Dinin bunu destekleyen etkileri vardır, ancak kendi aileleri bulunmayan yaşlılar için dahi aile ortamında hizmet imkânları bulunabilir. İslam’ın öğretileri ve yaşanan gelenek bunu çok kolaylaştıracaktır. Son olarak semavi dinlerin hepsinde ahiret inancı olduğundan yaşlanmanın bir bitiş olduğu değil aksine bilgi ve tecrübe birikimi olduğuna işaret edilmekte, farklı tonlarda da olsa aileye vurgu yapmada hepsi aynı yolu izlemektedir.

3- İnsanların çoğu sağlıklı bir şekilde dünyaya gelirken, bazıları da “engelli-özürlü” olarak doğmaktadır. Bazı kimseler de sağlıklı bir şekilde doğmakla beraber, hayatının sonraki bir döneminde değişik sebeplerden ötürü bu tür bir durumla karşılaşmaktadırlar. İnsanın temel fonksiyonlarını kısıtlayan veya olumsuz etkileyen, fizikî ve aklî pek çok kusur-engel çeşidi vardır. Bizler, genel olarak ister doğuştan ister sonradan engelli bir birey haline gelen kimseler için İslami bakışı ele alacağız.

Engellilik hali, insanın temel fonksiyonları açısından eksiklik olsa da insanî yönden bir kusur değildir. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın “Harâbât ehline hor bakma şâkir / Defineye mâlik virâneler var” şiirinde ifade ettiği gibi dış görünüşü itibariyle önemsenmeyen veya engelli pek çok kimse, zengin ve diri bir gönül yapısıyla Allah katında çok değerli olabilir. Hatta diğer insanlar, bu gibi kimselerin hürmetine bir kısım sıkıntılara maruz kalmaktan korunmuş bile olabilirler. “Şayet Allah’tan korkan gençleriniz, can taşıyan hayvanlarınız ve beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı belâlar üzerinize sel gibi yağacaktı” hadisinde de ifade edildiği gibi acziyet, ilahî rahmet ve merhamete bir vesiledir. Geçmiş milletler arasında, özellikle zihinsel engellileri şeytan ve cinlerin musallat olduğu kimseler olarak görenler ve bu sebeple ateşe atıp yakanlar olmuştur. İslâm, bu ve benzeri insanlık dışı her türlü hareketi yasaklamış ve hiçbir şahsın yaşama hakkının engellenemeyeceğini belirtmiştir. Özellikle anne karnında engelli olduğu söylenen çocuk için modern tıbba değil kader-i ilahiye boyun eğip rıza göstererek insanların yaşam hakları ellerinden alınmamalıdır. Ayrıca modern tıbbın yanılabildiği de onlarca hadiseyle sabittir.

Bakara suresi 155. ayette “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz” buyrularak bu dünyada imtihanın bir realite olduğu hatırlatılmakta ve imtihan çeşitlerine işaret edilmektedir. Ayette bahsedilen “canlardan eksiltme” ifadesine engelli insanların da dâhil olduğunu söylemek mümkündür. Dolayısıyla, engellilik hâli de insanların sabretmesi gereken bir imtihan çeşididir. Nitekim Hz. Peygamberin haber verdiğine göre, Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ben kulumu -iki gözünü kast ederek- iki sevgilisini almakla imtihan ettiğimde o buna sabrederse, iki göze bedel olarak ona Cennet’i veririm.” Allah’tan bela, musibet ve sıkıntı istenmez. Ancak ilâhî takdirin bir tecellisi olarak başa gelen her türlü sıkıntıya da güzelce sabretmek bir mümin tavrıdır.

Abdurrahman b. Avf, Amr b. Cemuh, Muaz b. Cebel, Amr b. Tufeyl, Habbab b. Eret, Imran b. Husayn, Abdullah b. Ümmü Mektum gibi daha sayamadığımız birçok sahabi engelli sahabilerdendir. Bunlar arasında otuz yıl kronik bir rahatsızlıktan dolayı yataktan kalkamayan ama halinden şikâyet etmeyen İmran b. Husayn gibi sahabiler olduğu gibi, Hz. Peygamberin ahirete irtihalinden sonra bir gözünü kaybetmiş Abdullah b. Mes’ud gibi sahabîler de vardır. Bu arada ortopedik özürlü sahabilerin çoğunun savaşlarda aldıkları ok ve kılıç darbeleriyle bu hâle geldikleri unutulmamalıdır. Yine dikkatlerden kaçmaması gereken bir husus da engelli sahabilerin kimler olduğunu düşündüğümüzde aklımıza pek fazla bir ismin gelmeyişidir. Bu durum bize sahabenin Allah’tan gelen her şeyi rıza ile karşılayıp herhangi bir isyan tavrı sergilemeden İslâm’a hizmet etmeye ve toplum içinde faydalı bir unsur olmaya çalıştıklarını göstermektedir. Mesela, Muaz b. Cebel’in ayağındaki sakatlığın pek çok kimse tarafından bilinmediğini söyleyebiliriz. Oysa Muaz, Hz. Peygamber tarafından o günün şartlarında oldukça uzak sayılabilecek olan Yemen’e gönderilmiş ve dine hizmet etmekten bir an geri kalmamıştır. Muaz gibi daha birçok engelli sahabi devlet işlerinde önemli görevler almış, günümüz modern dünyasında olduğu gibi acınacak bir halde kalmışçasına kendilerine acziyet ile bakılmamış ve hor görülmemişlerdir.

İslam engellileri topluma yük olarak değil topluma faydalı bir fert olarak görür ve toplumda pasif değil aktif birer fert olmalarını ister. Allah bir yönünü eksik bıraktığı fertlerin başka yönünü fazla verir. Örneğin görme engelli olan birisinin zekâ ve hafızası çok kuvvetlidir. Aynı şekilde yatağa bağımlı olan bir insanın da hafızası, zekâsı ile muhakemesi son derece kuvvetli ve keskindir. Dolayısıyla engelliler toplumda aktif hale getirildikleri zaman topluma çok faydalı işler yapabilirler. İslam özür sahibi kimseleri ve engellileri cihat ile mükellef tutmamıştır. Bunun yerine onların “Allah ve Resulü için insanlara nasihat etmelerini” şart koşmuştur. Bu durum İslam’ın onların toplumun aktif bir ferdi olmalarını istemesinin açık örneklerinden biridir. Aynı şekilde, Hz. Peygamber savaşa gideceği zaman görme engelli bir sahabi olan Abdullâh İbn-i Ümmü Mektum’u Medine’de kendi yerine vekil olarak bırakırdı. Ayrıca Hz. Peygamber Medine’de bulunduğu zamanlarda da aynı sahabiyi müezzin olarak görevlendirmişti.

İslam’ın engellilere tanıdığı haklardan bir tanesi de bazı ibadetlerden onları muaf tutmasıdır. İslam engellileri cihada katılma, hacca gitme, oruç tutma gibi bazı mükellefiyetlerden sorumlu tutmamıştır. İslâm’ın engellilere tanıdığı haklardan bir tanesi de hayatlarını kolaylaştırmak adına bütün maddi imkânları seferber etmesidir. İslâm engellilere insanlık onuruna yakışır bir hayat temin etmek için birçok kolaylıklar sağlamıştır. Zekâtın (vergilerin) engellilerin ihtiyaçlarının karşılanması için harcanmasına hükmetmiştir.

İslam tarihinde engellilere yönelik geliştirilen sosyal politikalar hakkında güzel birçok örnek vardır. Hz. Ömer’in halifeliği döneminde engellilere maaş bağlanmış, Velid b. Abdülmelik döneminde bütün yatalak hastalara ve görme engellilere birer hizmetkâr verilmiştir. Emevi halifelerinden Ömer bin Abdülaziz halife olduğu zaman bütün valilere birer mektup göndererek görme engellilerin, yatalak hastaların, felçlilerin ve kronik hastalığı olanların bir liste halinde kendisine yazılarak gönderilmesini istemiştir. Bunun üzerine bu liste yapılarak kendisine gönderilmiş, o da bunların tamamına birer hizmetçi tayin etmiş, kronik hastalığı olan iki kişiye bir hizmetkâr tayin etmek suretiyle onların iyi bir hayat yaşamalarını sağlamaya çalışmıştır. 21. yüzyılda engellilere yeni yeni tanınan haklar İslam tarihinin ilk dönemlerinden itibaren tanınmış ve onların güzel bir hayat yaşamaları temin edilmeye çalışılmıştır.

Engelliler toplum için bir yük ve bir kusur değildir. Aksine engelliler kendilerine bakan hizmetkârlar için (anne, baba, aile, kardeş, akraba vs.) bir cennet anahtarıdır. Engelliler seçilmiş özel insanlardır. Büyük hesap gününde ellerimiz, ayaklarımız ve diğer uzuvlarımız ile işlediğimiz günahlar gün yüzüne çıkıp ortaya döküldüğünde “Keşke bizler de engelli bir insan olsaydık da bizleri günaha götüren dilimiz, kulağımız, gözümüz gibi organlarımız olmasaydı” diyeceğimiz günün şiddetinden Allah’a sığınır, yüce Rabbimizden mağfiret dileriz. Allah’a emanet olunuz.

2 yorumlar

  • Alper

    29 Nisan 2019 at 13:18

    Birkaç sene önce tanık olduğum bir vakadır. Ankara Metro istasyonunda Down sendromlu bir çocuk, durağa asılı Türk bayraklarından birine dokundu. Bu olay, istasyondaki caminin hemen önünde cereyan etti. Ve pek duyarlı, dindar ve vatansever yurttaşlarımız: “Bayrağı indirmeye çalışıyor!” diye höykürerek çocuğun üzerine hücum ettiler. Az kalsın onu annesinin gözü önünde hastanelik edeceklerdi. Neyse ki zavallı kadın: “Onun kötü bir niyeti yoktu, bayrakları çok sever” diye yalvararak evladını güç bela kurtarabildi.

    Sizin derginizin neyin nesi olduğunu bilmiyorum; belki de zararlı bir cemiyet adına faaliyet gösteriyorsunuz. Kesin olan şu ki, bu dergide gördüğüm yazılar “altın çağ” goygoyuna dayanıyor. Yani siz, dünyanın her yerindeki muhafazakarlar gibi, hayali bir geçmişe bakıyor: “Eskiden her şey mükemmelmiş ama sonra bozulmuşuz” diyorsunuz. Tarihten iki anektod seçip, üzerine uydurma hadisler ekleyip kendinizce bir algı yaratıyorsunuz.

    Aslında İslam’ın ilk asırlarındaki toplum gayet berbattı. Müslüman tüccarlar, Frenk ülkelerindeki aç köylülerden satın aldıkları kız çocukları seks kölesi olarak yetiştiriyordu. İslama girmek isteyen ama Arap ırkından olmayan aileler (devletin cizye geliri azalmasın diye) caydırılıyordu.

    Yani biz hep kötüydük, şimdi de kötüyüz; bunu itiraf etmek gerek. Aksi taktirde bundan 500 sene sonraki torunlarımız: “21. Asırda İslam alemi mükemmelmiş, o devirde hiç kimse yoksul değilmiş. 2000’lerden kalma TV dizilerine baksana, herkes çok zengin” filan diyecekler. Hiçbir şey düzelmeyecek.

  • Patsy

    25 Haziran 2019 at 19:44

    Hi, very nice website, cheers!
    ——————————————————
    Need cheap and reliable hosting? Our shared plans start at $10 for an year and VPS plans for $6/Mo.
    ——————————————————
    Check here: https://www.good-webhosting.com/

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

İlgili Yazılar

{{ image }}

{{ title }}

{{ date }} {{ comments }}
{{ readingtime }} {{ viewcount }}
{{ author }}
{{ image }}

{{ title }}

{{ date }} {{ comments }}
{{ readingtime }} {{ viewcount }}
{{ author }}
{{ image }}

{{ title }}

{{ date }} {{ comments }}
{{ readingtime }} {{ viewcount }}
{{ author }}