Nur KılıçBambu Hikâyesinin Düşündürdükleri

4 sene ago10119 min

Acaba bir takım zorluklar ve zahmetlerle, hiçbir gelişme kaydetmiyor gibi görünen o evreleri gelişi güzel yaşarken; birkaç yılın sonunda çabalarımızın semeresini en güzel bir şekilde alacağımıza dair inanç problemimiz mi var? Yoksa bu durumu yeterince algılayabilmiş mi değiliz?

Asya, Güney ve Kuzey Amerika ve Afrika’da yetişen Bambu Ağacının hikâyesi birçok kimse gibi beni de epey etkiledi.

En büyük türlerinin seksen (80) cm kalınlığa ve otuz sekiz (38) metre uzunluğa kadar uzayabildiği bu ağaç türü oldukça ilgimi çekti.

Bu ağacın tohumunu toprağa dikiyorlar. Sulayıp gübreliyorlar. Aradan aylar geçiyor, filizlenme yok. Yine sulanıyor, bakımı yapılıyor. Yine aylar geçiyor, hala filizlenme yok. Sonra tekrar sulanıyor, gübreleniyor; özenle bakımı yapılıyor yine filizlenme yok. Bir sene geçiyor, yine yok.

Bu ağaç bir yıl, iki yıl, üç yıl, dört yıl ve nihayet beş yıl boyunca aynı özenle bakımı yapılmasına rağmen hiçbir şekilde filizlenmiyor. Ama beşinci yılın sonunda tohum topraktan çıkıyor, filizleniyor.

Peki, sonra ne oluyor sizce? Körpecik filizin fidan olması, hakeza kalın ve uzun bir ağaca dönüşmesi de tıpkı filizlenme süreci gibi yıllar mı alıyor, dersiniz?

Hayır, bir buçuk ayda yirmi yedi (27) metre uzuyor!

Evet, yanlış okumadınız. Yirmi yedi metre…

Doğrusu bu durum, aklıma ‘çocuk eğitimi’ hususundaki başarısızlıklarımızı(n kaynağını) getirdi. Bununla beraber ‘insan’ yetiştirme konusunda ne kadar da aciz, pasif, yanlış, sabırsız ve fütursuz yönümüzün olduğu gerçeği, yüzüme bir şamar olarak indi…

Genellikle Çinlilerin uyguladığı bu yöntemde, onlara sabırla ve sebatla beş yıl boyunca düzenli olarak aynı işlemleri yaptıran şey, bu sürenin sonunda amaçlarına fazlasıyla erişmiş olacaklarına dair inançları olmalı. Zira normalde birkaç ayın sonunda filizlenen herhangi bir fidan, beş yıl gibi bir sürede mümkün değil o boy uzunluğuna ulaşamaz. Hatta on yıllar boyunca bile o boya ulaşamaz.

Şimdi denilebilir ki; bir buçuk ayda onlarca metre yüksekliğe ulaşan bir ağaçtan da ne çıkar ki? Sağlamlığı ya da gölgesiyle veyahut da meyvesiyle ne gibi bir fayda verir ki insana?

Oysa hiç de öyle değil!

Bu ağaç; gıda maddesi, inşaat ve yapı malzemelerinde, mobilya sanayiinde, kimya sanayiinde, ilaç üretiminde, kâğıt üretiminde, kumaş üretiminde, park-bahçe düzeninde, ev eşyaları yapımında, müzik enstrümanları imalatında, ilkel silah yapımında çoğunlukla kullanılıyor. Üstelik İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya’da atom bombasından etkilenmeyen tek ağaç olma özelliğini göstermesi, sağlamlığını da yeterince kanıtlıyor.

Yani sanıldığı gibi altı haftada büyümüyor; beş yıl boyunca azim ve gayretle beslenmesinin, sulanmasının, bakım görmesinin pek tabii bir sonucu olarak, onlarca metre uzunluğa kısa sürede ulaşıyor.

Düşünüyorum da mini minnacık elleri ve ayakları, zar zor açılan gözleri ve cennet kokularıyla hayatımıza bin bir renk ve coşku katan yavrularımızın ‘bakım sürecini’ nasıl da bilinçsizce geçi(şti)riyoruz. Kişilik yapılarının yüzde seksen (%80) oranında tamamlandığı o ilk altı yılı; sabırsız ve acımazca nasıl da heder ediyoruz.

Acaba bir takım zorluklar ve zahmetlerle, hiçbir gelişme kaydetmiyor gibi görünen o evreleri gelişi güzel yaşarken; birkaç yılın sonunda çabalarımızın semeresini en güzel bir şekilde alacağımıza dair inanç problemimiz mi var? Yoksa bu durumu yeterince algılayabilmiş mi değiliz?

Hakeza tertemiz bir fıtrat üzere yaratılan ve ellerimize ‘emanet’ edilen bu ‘küçük insanlar’ bizce işimize yaramayacak, herhangi bir alanda fayda sağlamayacak bir konumdalar da ondan mı bu vurdumduymazlığımız?

Yok, yok! Siz ne derseniz deyin, ne düşünürseniz düşünün; ebeveynler olarak ellerimizdeki cevherlerin farkında olmadığımızı ve layıkıyla işleyemediğimizi düşünüyorum… Bilhassa da anneler olarak, Çinli bir bambu yetiştiricisi kadar özen, gayret ve sabır gösteremeyişimizin altında yatan nedenleri irdelememiz gerektiğine inanıyorum. Muhakkak her birimizin kendince bir takım gerekçeleri vardır. Ancak bunların ne kadarı ‘geçerli’ olur/görülür, sorgulamak lazım.

Hayatın anlamını kavrama yolunda en büyük destekçimiz, Peygamber Efendimiz aleyhisalatu vesselam iken kendisinin söylemlerine yeterince kulak vermeyişimiz… Pratiklerine her vesileyle başvurmayışımız… Birkaç yılın sonunda en güzel sonucu alabileceğimize dair sinyallerine dikkat kesilmeyişimiz ve daha birçok husustaki gafletimiz, emanete (çocuklarımıza) layıkıyla sahip çıkamayışımızın altında yatan nedenlerden yalnızca biri.

Diğer taraftan bizleri yoktan yaratan, şanı yüce Rabbimizin buyruklarına karşı takındığımız ‘acınası’ tavırlarımız… Bilgilenme, öğrenme ve okuma adına gevşek davranmalarımız… Çocuğu/bebeği, salt sevme ihtiyacımızı giderme aracı olarak görme eğilimlerimiz… Bakımlarını yaparken, egomuzu tatmin etmeye yönelik türlü türlü girişimlerimiz… Ve daha birçok neden sıralayabiliriz.

Tam da bu noktada bakımlarıyla mükellef olduğumuz çocuklarımıza karşı ilk olarak ‘emanet’ gözlüğünü takınmamız gerekiyor sanırım. Çocuk sahibi olduğumuza dair yanılgımız, bizi yanlış bir eğitim sisteminin eline mahkûm ediyor. Biz on(lar)a sahip değiliz/olamayız! Öncelikle bunu kavramamız, sorumluluklarımızı yerine getirme; Allah (cc)’ın istediği ebeveyn olabilme adına bence çok önemli.

Diğer taraftan Peygamber Efendimizin, gerek kendi çocuklarıyla gerekse de çevresinde bulunan diğer çocuklarla nasıl bir iletişim/diyalog geliştirdiğini ve onlara karşı nasıl tavırlar sergilediğini çok iyi okumamız/bilmemiz lazım.

Bu gün Los Angeles’in alelade bir kasabasında çocuğunun/torununun göz hizasına inerek konuşma, bir hassasiyet olmaktan çok olağan bir durum halini almışsa; Müslüman bir toplum olarak, çocuk ve insan psikolojisinden gayet iyi anladığını, her halinden ve her söyleminden rahatlıkla anlayabileceğimiz Peygamberimizi hiç de örnek almadığımız sonucuna varabiliriz.

Kendinden emin, hayata sağlam adımlarla ve kararlılıkla atılan, kişiliği oturmuş, erdemli bir nesli, günümüz İslam toplumlarından soyutlamak durumunda kaldıysak; bu, Allah Teâlâ’nın buyruklarına layıkıyla uymayışımızın bir faturası olarak önümüzde duruyordur.

Rabbimiz ki; ‘…Çocuklarınız sizin için bir imtihan vesilesidir’ diye gayet açık ve net bir şekilde belirtmektedir. Ve her birini İslam fıtratı üzerine yarattığını da buyurmaktadır.

Şu halde, çocuklarımızın imtihanımızı kolaylaştırmaları gerekirken aksine zorlaştırıyor olmalarında; bilinçsiz ve sabırsızca yaklaşımlarımızın payı çok büyük! Bizlerin aceleci ve acemice yaklaşımları, onları olumsuz etkileyip fıtrattan uzaklaştırıyor. Bizlerin yanlış/olumsuz modelliği, onların gelişimlerini birebir etkiliyor. Bu hususu iyi belleyelim! Ve ne olursa olsun hatırımızdan çıkarmayalım!

Aksi halde yarına/geleceğe hazırladığımız çocuklar, kendilerine bile faydası olmayan, baş belası, sorumsuz, amaçsız, gayretsiz, samimiyetsiz ve dahi her türlü güzellikten/erdemden yoksun (bırakılan) bireyler olup çıkacaklar. Bu yoksunluğun kaynağı aman ha, biz olmayalım!

Son olarak sevgili Peygamberimizin eğitim metoduna dair bir misal vermek istiyorum. Öyle bir misal ki yüzüne okunduğunda belli çok da istifade edilemeyecek; ehemmiyeti kavranamayacak…

Rafi’ b. Amr adındaki çocuk, bir gün Medine’de Ensar’dan birinin bahçesindeki hurma ağaçlarını taşlar. Bahçe sahibi, Râfi’ b. Amr’ı Resulullah’ın huzuruna getirir. Adeta Efendimizin onu cezalandırmasını ister gibidir… Allah Resulü (s.a.v) çocuğa sorar:

“Yavrum! Hurmayı neden taşladın?”

Çocuk “Karnım açtı, yemek için taşladım” cevabını verir. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v);

“Bir daha hurmaları taşlama, dibine dökülenlerden ye” buyururlar. Sonra çocuğun başını okşar ve ona şöyle dua eder;

“Allah’ım! Onun karnını doyur.” (Tirmizi, Büyu’, 54)

Dikkat ediniz; eğitime dair beş ayrı faktörü barındıran bir misal:

Sevgi ve şefkatle yaklaşma
Fiziksel temas (gözlerine bakma, yaklaşma, başını okşama)
Anlamaya çalışma (ve onu anladığını ifade etme)
Alternatif sunma
Hayır duada bulunma…

Nur Kılıç / İnzar Dergisi – Şubat 2016 (137. Sayı)
 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

İlgili Yazılar