Nur KılıçBazı Acılar Acıtmaz; Diriltir!

3 sene ago9016 min

Bu acı, acı değildi! Acıtmanın ötesindeydi hissettirdikleri… İncitmekten ziyade dürten bu duygu; halifelik misyonunu hatırlatıyordu. Kula kulluktan men ediyor; ancak Allah’a kulluğa davet ediyordu.

Gözlerini bir noktaya dikmiş öylece bakıyor, gözünden sicim sicim akan yaşlara aldırış etmeksizin konuşmasına devam ediyordu. Yüreğinin sızısı yüzüne yayılmıştı adeta. Görmemek, anlamamak mümkün değildi. Yasin, diyordu kelimeler boğazına takılıyordu. Yasin, diyordu gözyaşları yanaklarına hücum ediyordu. Yasin, diyordu sesi zelzele vurmuş gibi titriyordu. O ‘Yasin’ dedikçe, göz kapakları açılmak istemiyordu adeta. Susuşları saniyeler sürüyor, ancak bir asırmış gibi uzun geliyor; acıyı yelpazeliyor ve yudum yudum içiriyordu.

Acıyı içiren söylemleri vardı. Acıyı yaşatan halleri vardı. Hep ‘Yasin’ diyen dilleri vardı. Bir de sırf ‘Yasin’e bakan gözleri…

Çok şeyler söyledi, hanımlar meclisinde. Çokça mevzuya değindi. ‘Anneler olarak’ diye başlayan cümlelerini ‘Eşler olarak…’ takip etti. En çok da ‘Böylesi kutlu bir davanın erleri olarak’ derken yüreklere işliyordu her bir söylemi.

Bir ara “Allah, Yasin’in acısını bizlere unutturmasın!” deyiverdi sanki. Yoksa genç kadının zihninde mi öyle belirdi? Yanılıyor muydu acaba? Tekrar etti sohbet ablası, yüreğinden üflercesine:

“Allah, Yasin’in acısını bizlere unutturmasın ki; uğruna nice kurbanlar verilen kutlu davamızı layıkıyla kuşanabilelim!”

Acıyı unutmamak! Hem de böylesi bir acıyı… Unutamamak… Unutmamak için çabalamak… Dualar etmek, her dem sinede/hatırda tutmak adına…

Doğrusu ‘âmin’ diyemedi öyle hemencecik. Durdu, önce bir gönlünü yoklamak; ruhunun sesini dinlemek istedi. Yasin’di aslında okumak istediği… Dinlemek istediği Yasin’di… Yasin’i unutmamak, ona neler hatırlatacaktı sahi? Ya Yasin’i unutunca neler kalacaktı yâdında? Yasin’den geriye ne kalmıştı ki, kuşanmazsa öleceği?

Bu, öyle hunharca bir duygu katli için değildi muhakkak! İstenen, -hafizana    llah- nisyana götürecek ağlayışlar, isyan içerikli yakarışlar da değildi… Gözyaşlarına boğulup hıçkıra hıçkıra mecalsiz kalmak; öylece uyuyakalmak mı? Hele o hiç değildi, olamazdı… Zira:

Yasin’e ağlamak; uyandırır, uyutmaz!
Yasin’e ağlamak; düşündürür, ağlatmaz!
Yasin’e ağlamak; koşturur, durdurmaz!
Yasin’e ağlamak; konuşturur, susturmaz!

O nazenin bedeni yakılıp sürüklenen Yasin var ya! O inleyen bedeni ezilip süründürülen Yasin var ya! O Yasin var ya o Yasin… Vallahi Kur’an-ı Mubin’in kalbi sûre-i Yasin kadar diriltir; ihya eder kalpleri… Onu anlayan dimağların, onu okuyan gönüllerin, onu anlatan dillerin hali; Yasin-i Şerif’i hakkıyla okumuş, layıkıyla anlamış ve tafsilatıyla anlatmış olanınkinden farksızdır.

Şehit Yasin ve onun şahsında anılan o pir u pak, o nazenin, o civanmert bedenler Habib-i Neccar’ın; o sure-i Yasin’de bahsi geçen halis insanın misyonunu üstlenmediler mi? Onun ki gibi bir tanıklık değil miydi şahitlikleri? Ellerindeki kurban etleri… Gömleklerindeki kan izleri… Paramparça edilmiş bedenleri… Yarılan, ezilen, lime lime edilen yüzleri… Kesilip derisi yüzülen ayakları, elleri… Yakılan, üzerinden araçlarla geçilen o mübarek bedenleri; Hakk’ı bilip Hakk’ı söyleme ve Hakk’ı yaşama eğilimlerinin birer neticesi değil miydi?

Evvela bu noktada karar kıldı zihni. Gönlünde tarifi imkânsız lezzetlerle karışık bir acı hissetti.
Bu acı, acıtmıyor; ulvi hissiyatları uyandırıyordu! Cennete uçan ruhların mesruriyeti saklıydı bu acıda… Dar-ı imtihanda olan ihlaslı müminlerin şevki, aşkı, arzuları vardı içinde… Şehadete vurgun olanların, aşkla yananların, musibetlere duçar olanların, muhacirlerin, mücahitlerin, Yusufilerin dünyasına konuk eden güçlü bir yanı vardı bu acının…

Bu acı kanatmıyor, yaralar sarıyordu! Bedeni yaralar depreşirken manevi yaraların kabuk bağladığı, işte burada; acının tam da orta yerinde görülüyordu… Adının aksine leziz bir tat bırakıyordu ruhun damağında… Gönlü kanatlandırıp uçuruyordu, engin maviliklere… Mahzun bakışlıların, bağrı yanıkların, alnı akların, yalın ayaklıların diyarına…

Masivadan çekip alan bir acıydı bu! Gönlü dünyadan geri alan… Kırık kapıları, camları onaran… ‘Dünya ve içindekiler geçici birer metadan ibarettir’ hakikatine vardıran… ‘Allah’ın indinde olan’ları amaç kıldıran… Hayra açılan bir kapı misaliydi bu acı! Sapasağlam bir kapı…

Ruhundan yükselen sesleri dinledi. Yasin’den geriye kalanları fısıldıyordu kulağına… Hatice Ana’yı… Minik Hasan’ı… O yiğit baba; Mehmet Amca’yı… Ay yüzlü Baran’ın damlaları hükmünde hanımını…

Fedakârlıktı Yasin’den geriye kalan! Umudu kuşanıyordu yürek, bu sayede… İzzetli bir duruştu geriye kalan. Direnişti… ‘Emri bil maruf ve nehyi anil münker’di… Salih bir nesil endişesiydi… Temiz bir toplum gayesiydi… Dindar bir gençlik çabasıydı… Uğruna nice kurbanlar verilen ve dahi verilmesi elzem davamızın hakkaniyetiydi… Güzelliğiydi… Özelliğiydi… Ve tüzelliğiydi! Allah’ın kanununa, hukukullaha aykırı yaşanmadığının; onlara kayıtsız kalınmadığının bir nişanesiydi…

Bu acı, acı değildi! Acıtmanın ötesindeydi hissettirdikleri… İncitmekten ziyade dürten bu duygu; halifelik misyonunu hatırlatıyordu. Kula kulluktan men ediyor; ancak Allah’a kulluğa davet ediyordu. Tuzak kuranların en hayırlısının Allah (CC) olduğu sırrını veriyor; bizatihi gösteriyor ve bu sayede umudu tattırıyordu. Er ya da geç zalimlerin zir u zeber olacağını haykırıyor; vahdeti önceliyordu. Kardeşliği, muhabbeti, birbirinin kusurunu örtmeyi/gidermeyi, birbirini desteklemeyi salık veriyordu mümin dimağlara…

Evet, umud içre bir acıydı bu! İhlas içre bir acı… İzzeti baş tacı eden/ettiren bir acı… İffeti kuşatan bir acı… Geleceği şekillendirecek olan, geçmişe ibretle baktıran ve hizmet noktasında ‘an’a odaklayan bir acı… 

Günlerden bir gün, Beykoz’da söndürüldüğüne inanılan nurun daha gür, daha parlak yayılmasının tabii bir sonucuydu bu acı! O nur ki; Hira’dan fışkırdıktan sonra nice beldeler gezdi, nice diyarlarda nice gönülleri bahtiyar eyledi… Ta Âdemoğlunun yaratılışından gelen; o gün semada ism-i Ahmed ile parlayan bir nurun şavkı bu nur! Sünnetullah ile hayatını kaim kılanların; önder ve rehberleri Muhammed Mustafa (SAV) olanların gönlünü yıkayan, yakan, kavuran ve coşturan bir nur bu nur…

Yasin’in kıyamı bu nuraydı! O (ve diğerleri), bu nurun uğruna can verdi… Katli bu nur sebebiyledir ki; Kürdistan’ın hain ve işbirlikçileri, zalim ve zorbaların maşaları bu nuru elleriyle söndürmek istedi…

Oysaki Allah nurunu tamamlayacaktır! Kimse de buna engel olamayacaktır! Mühim olan nurun yayılmasında kimlerin payının olup olmadığı hususudur ki; müminlerin niyet ve gayreti bu yönde olmalıdır…

İşte, evvela bu yüzden, Allah bizlere Yasin’i de Yasinleri de Yasin’in acısını da unutturmasın! (Âmin)

Nur Kılıç / İnzar Dergisi – Mayıs 2016 (140. Sayı)
 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

İlgili Yazılar