İbrahim DağılmaBİLGE KRAL ALİYA İZZET BEGOVİÇ -3-

15 Kasım 2022
https://inzardergisi.com/wp-content/uploads/2022/09/aliya-izzetbegovic.jpg

“Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, akılımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?”  (Aliya İzzet Begoviç)

Yugoslavya, 1945 yılında komünistlerin denetimine girer. Aliya İzzet, 20 yaşında bir gençtir. Komünizm, hâkimiyetindeki Yugoslavya Müslümanlar üzerindeki baskılarını arttırır. Aliya ve arkadaşları bu baskılara karşı mitingler düzenler. Aliya İzzet, gözaltına alınır, kısa bir süre sonra bırakılır. 1 Mart 1946’da tekrar 14 arkadaşıyla tutuklanır. Aliya, bu tutuklamanın nedeni olarak İslam düşmanlığı konusunda Stalin’le ‘Ben daha çok düşmanım’ yarışına giren Yugoslav yöneticilerdir. Çünkü Yugoslav yöneticilerin Stalin’le araları iyi değildi. Stalin, diğer gasıp ülkeler gibi Filistin’e haksız bir şekilde yerleşen israil’in hamisi kesilir. Stalin, Yugoslav yöneticileri İslam’a taviz vermekle suçlar ve onları İslam düşmanlığı noktasında yetersiz bulur. Yugoslav yöneticiler de adeta öyle olmadıklarını ispatlamak için hem Müslüman hem de kendilerini Stalin’e şikâyet eden Rus yanlısı komünist avına çıkmışlardı. Aliya İzzet, bu durumu şu sözleriyle dile getirir: “Bize işkence ettiler; ama Stalin yanlısı komünistler kadar kötü duruma düşmedik: Öleceğimizi ya da pes edeceğimizi düşünerek bizi zindana attılar, onları ise ideolojik olarak çökertmek amacıyla onların beyinlerini yıkmaya çalıştılar”

Bu sözler; dava, gönül ve zihin ölümünün beden ölümünden defalarca kötü olduğunun ifadesidir. Bu noktada şu rahatlıkla söylenebilir: Beldelerin işgali, zihinlerin ve gönüllerin işgalinden çok daha hafiftir. Davaların ölümü, bedenlerin ölümünden daha feci bir durumdur. Onlarca belde işgal edilir; ama az bir topluluğun fedakârlığı ve direnişi o işgali bitirir. Zihinler, düşmanın fikri ve yaşam tarzıyla işgal edilince, dumura uğratılınca belde mamur olmuş, beden en ferah bir şekilde yaşamış neye yarar?

Yugoslav yöneticiler, Aliya İzzetbegoviç’i arkadaşlarından tecrit edip onu 400 km. uzaktaki bir yere sevk ederler. Orada bir mahkûm olarak ağaç kesme işinde çalıştırırlar. Aliya, gün boyu ağaç kütüklerini kesip taşır. Zahiren Aliya’nın yaşadıkları 20 yaşındaki biri için çok ağır olsa gerek; ama o, bardağı dolu tarafından gören ve olaylara hikmet penceresinden bakan biri olduğu için bugünleri lehine çevirir ve: “Orada bedenimle hayatımı kazanmayı öğrendim. Bana ne zaman bir iş lâzım olsa orada kazandığım yetenekle geçinmeyi öğrendim.” der. Aliya’nın hapisten çıkınca bir orman şantiyesine şef olarak işe girmesi, zorluğu sonraki günler için fırsatlara dönüştürmenin önemli bir örneği olur. Yine Aliya İzzetbegoviç, hapiste olduğu dönemde azılı katillerin koğuşuna bırakılır. O diğer, birçok zorluk gibi bunu da umursamaz; hatta her katilin hayat hikâyesinden bir ders, bir tecrübe devşirmeye çalışır:

“(Beraber kaldığım) Katilleri dinledim, çoğunun bir mazereti vardı; belki ben de onların yaşadığını yaşasaydım onların durumuna düşebilirdim. Hem böyle ağır suçlular daha iyidir. Hırsız ve soyguncuların arasına düşseydim çok daha kötü olurdu.” Sözleriyle hayat şartları ne kadar olumsuz olursa olsun, daha da olumsuz durumları düşünüp umutsuzluk ve karamsarlık içine düşmemek gerektiğini bizlere anlatır. Zorluk, sıkıntı ve çileler karşısında pes etmek, teslim bayrağı çekmek, gücünü dağıtmak acizliktir. Doğru olan, bu tür durumlarda imtihan virajlarında savrulmamak için enerji depolamaktır. Aliya İzzet de bunu yapma çabasında olur.

Aliya İzzetbegoviç, 1949 yılında cezaevinden çıkınca boş durmaz. ‘Yıllarca cezaevinde kaldım, davam için bedel ödedim. Artık, biraz dinlenmek veya dünyaya dalmak zamanıdır.’ Oyalaması içinde kendini salıvermez. Onun için dava büyüktür, hayatındaki her yaşı, anı, sahneyi ve şartı meşgul edecek kadar önemlidir. Hastalık, okul, evlilik, zindan, makam gibi hiçbir şey dava uğrunda çalışmayı engelleyecek ve davetçi kimliğine bürünmenin önüne geçecek kadar önemli değildir ve mazeret de olamaz. Aliya İzzet, bu bilinçle hapisten çıkar çıkmaz hareketin önde gelen isimlerinden Hasan Biber aracılığıyla cemaatte yeniden aktif görev üstlenir. O, bugünleri şöyle dile getirir: “Hasan, önce bana önemli işler vermedi. Benden, daha sonraları gizlice dağıtılan Mücahit dergisi için yazılar yazmamı istedi.”

Aliya İzzetbegoviç, Hasan tarafından kendisine verilmiş diğer cemaatsel görevi muhtemelen çalışmanın gizliliği ve sırların mahremiyeti kapsamında dile getirmez. O, Hasan’la sadece 40 gün görüşebilmiş. Kırk günün sonunda Hasan tutuklanır, akla hayale gelmez işkencelere tabi tutulur. Hasan, cemaatle olan ilişkilerini ve cemaatteki konumunu itiraf etmesi için çok zorlanır; ama davasını ve arkadaşlarını tehlikeye atacak bir kelime onun ağzından çıkmaz. Bir hareket önderinden beklenen bir tavırla direnir. Ser verir, sır vermez. Hasan ve arkadaşları, vahşi işkencelerle geçen bir gözaltı sürecinden sonra tutuklanır, ölüme mahkûm edilir ve Ekim 1949 kurşuna dizilerek şehid edilir. İzzetbegoviç, bu gelişmeyi şu sözleriyle dile getirir: “1946 yılında tutuklanmasaydım, 1949 yılında onlarla (Hasan ve arkadaşları) birlikte kurşuna dizileceğim kesindi.”

Aliya İzzet ve İzzet Halide’nin evliliğinin semeresi Leyla, Sabina ve Bakir adlı çocuklar olur.  Aliya’nın ilim aşkı ve okuma arzusu hep güçlüydü. O, liseden mezun olduktan sonra Hukuk Fakültesi okuma niyetindedir; fakat ailesi bunu kabul etmez. Aile, komünizm karşıtlığı sebebiyle fişli ve bedel ödeyen bir ailedir. Hukuk Fakültesi’nde ideolojik ve siyasi etkinin fazla olması, Aliya’nın haksızlığa karşı kayıtsız kalamayacağı düşüncesi aileyi bu kararı almaya sevk eder. Aliya İzzet, ailesinin bu kararına karşı çıkmaz, Fenni Ziraat Mektebi’ne kaydolur; ama Aliya’nın Hukuk Fakültesi okuma arzusu onu bırakmaz. Aliya İzzet, Hukuk Fakültesi’ne geçiş yapar. Ziraat Mektebi’ndeki dersler, ona Batı bilimiyle İslami ilimler arasında karşılaştırma yapma fırsatı sunar. İki bakış arasındaki benzerlik, farklılık ve karşıtlığı bulup değerlendirmeye çalışır. Bu şekildeki bir sentezi Mehmet Akif Ersoy’un ve Üstad Bediüzzaman’ın hayatında da görüyoruz. Zaman ve imkânı planlı ve bilinçli bir şekilde değerlendirebilmek ve lehine dönüştürmek önemlidir. Bu, değerlendirme ve dönüşüm de büyük insanlara has bir özelliktir. Aliya İzzet, zaman ve imkânları es geçmez. Onları hayatının her anında fırsata ve kazanca dönüştürmeye çalışır. Kayıplarını bir esef ve umutsuzluk içinde karşılamayan Aliya İzzet, zaman ve imkânların yanı sıra kayıplarını da kazanca dönüştürmeye çalışmış bir Müslümandır.

Aliya İzzet, Bosna’nın top ateşi altında olduğu, şehre ancak tünelden girilebildiği günlerde bile daima umutluydu. O, bunu “Deliliğin bulaştığı insanlar, (u)mutludurlar, ben de onlardan biri olduğumu düşünüyorum.” diyerek açıklar. Sorunları fırsatlara dönüştürmek, en zorlu anlarda umutlu olmak ve acılar içinde mutlu olmaya çalışmak Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’in öne çıkan en belirgin özellikleri olur.

Aliya İzzet, Ziraat Mektebi’ndeki ortamı en güzel, doğru ve faydalı bir şekilde değerlendirmeye çalışır. Doğu ile Batı Arasında İslam adlı eseri, bu ortamın muhteşem bir hasılatı olur. Aliya İzzet, bu eserini yayımlama imkânı bulamadan tutuklanır.  Yirmi koca yıl boyunca o eseri bekletir; ama eline geçen ilk fırsatta eserini yayımlar. Bu eser, aynı zamanda Aliya İzzet’in sesi, soluğu ve sözcüsü olur. Dost düşman, Müslüman Gayri Müslim, Doğu Batı demeden herkes onun bu eseri karşısında hak tesliminde bulunur ve bu eseriyle onu büyük bir düşünür olarak kabul eder.

Josip Broz Tito, 1953 yılında Yugoslavya’nın ilk devlet başkanı olarak seçilir. Bu dönemden sonra 1980’li yıllara kadar Tito’nun adı adeta Yugoslavya adıyla özdeşleşir. Tito, liderliği döneminde Yugoslavya’da yüzyıllardır devam eden din, mezhep, ırk farklılıkları ve etnik çatışmalara rağmen modern bir ulus devlet kurma başarısını gösterir; ama aynı Tito’lu Yugoslavya, Bosnalı Boşnak Müslümanlar için ise zulüm, işkence, baskı ve sürgünle özdeşleşir. Göçe zorlanmış Müslüman ve Boşnak kimliği Tito döneminde karşılık bulmaz ve Tito’nun yaklaşık 30 yıllık diktatörlüğü döneminde etnik ayrımcılık, iktisadi sıkıntılar gibi zorluklar olduğu gibi devam eder. Birçok Boşnak Müslüman ya hapse atılır ya da şehid edilir. Aynı şekilde Tito iktidarıyla, Aliya İzetbegoviç’in sıkıntıları daha bir artar… (Devam edecek)