Mehmet ŞenlikBir Davetçinin Ahlakı Ve Kritiği:

7 sene ago9023 min

Müslüman bir davetçi, güzel, yumuşak, sade ve acımalı bir ahlaka sahip olması gerekir. Gönülleri kazanıp insanları etrafında toplayacak bir ahlak… Yanındaki insanlara yumuşak ve merhametle davranan bir hilim… İnsanların kendisinden himmet, sevgi, gözetim, hoşgörü, dostluk ve rıza beklediği bir yürek…

"İyi biliniz ki sizin en hayırlı olanınız, ahlakı en güzel olanınızdır." (Buhari, Müslim)

Müslüman bir davetçi, güzel, yumuşak, sade ve acımalı bir ahlaka sahip olması gerekir. Gönülleri kazanıp insanları etrafında toplayacak bir ahlak… Yanındaki insanlara yumuşak ve merhametle davranan bir hilim… İnsanların kendisinden himmet, sevgi, gözetim, hoşgörü, dostluk ve rıza beklediği bir yürek…

Öfkeli ve katı kalpli olan biri, etrafında insanları toplayamaz ve onlar arasında dayanışma sağlayamaz. İnsanlar; daima merhametli bir koruyucuya, engin bir sevgiye, fevkalâde bir gözetime ve müsamahakâr bir davranışa muhtaçtırlar; cehalet, zayıflık ve noksanlıklarını hoş görecek bir hilime muhtaçtırlar. Vermeyi bilen, insanların elindekine göz dikmeyen, sorunları paylaşan ve kendi sorunlarıyla baş ağırtmayan kimseler ancak davetçilik görevini başarabilir ve insanlara rehberlik edebilirler.

Evet, davetçilerin önderi Allah Resulü (s.a.s.)`in yüreği böyleydi. İnsanlarla beraber yaşantısı ve onlarla muamelesi böyleydi. O, kendi nefsi için asla kızmazdı. Beşerî zaaflardan dolayı göğsü daralmazdı. Dünyevî metadan hiç bir şeyde gözü yoktu. Ellerindekinin tümünü kolayca ve engin bir hoşgörüyle dağıtırdı. Mükemmel derecede halimdi. İlgisi, sevgisi ve dostluğu, etrafındaki insanları kuşatmıştı. Kur’an-ı Kerim, bunun canlı bir şahididir. Yüce Allah, bu ahlakı, davetçilerin beşeri ilişkilerine örnek olsun diye Aziz Kitabında bildirmiştir:

"Eğer Sen, kaba ve katı kalpli olsaydın, insanlar etrafından dağılıp giderlerdi." (Al-i İmran: 159)
"Müminlere kanatlarını ger."(Hicr: 88)

İnişe geçen bir kuşun kanat germesine benzer bir kanat germe…

Allah`ın Resulü (s.a.s.), hayatı boyunca ashabıyla beraber yaşadı. Onun yemesi içmesi, oturuşu kalkışı onlardan farklı değildi. Onun ahlakı, Kur’an’dı. Ve o, kendisini eğiten Kur’an’ın canlı bir örneğiydi.

"Af yolunu tut. Marufu emret ve cahillerden vazgeç. Şeytandan Sana bir vesvese geldiğinde Allah`a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve bilendir." (A`raf: 199–200)

Yani insanlarla sohbet ve muaşereti kolaylıkla sağlayan af yolunu tut. İnsanların mükemmel olmasını bekleme. Onları zora koşma. Hatalarını, zaafiyet ve noksanlıklarını müsamaha ile karşıla ve affet.

Tabi ki tüm bunlar, kişisel ilişkilerde söz konusudur. İtikadi veya şer`i hükümlerde değil… Çünkü İslâm akidesi ve Allah (cc)’ın şeriatı söz konusu olunca göz yummak, hoş görmek asla mümkün değildir.

Hoş görü ve göz yumma, alış verişlerde, komşuluk ve arkadaşlıkta; yani hayatın kolayca ve sade bir şekilde geçmesine yarayacak konularda vardır. Beşeri zaaflara göz yumup ilgiyi esirgememek ve müsamahakâr davranmak, büyük ve güçlü insanların şanındandır. Küçük ve zayıflara karşı büyüklerin takınacağı tavır böyle olmalıdır. Allah`ın Resulü (s.a.s.), en mükemmel bir yönetici, bir rehber, bir öğretmen ve bir mürebbiydi. Kolaylık göstermek, göz yummak ve müsamahakâr olmak onun en bariz ahlakıydı. Evet, Allah`ın Resulü (s.a.s.), kendi nefsi için asla kızmazdı. Ama Allah`ın dini çiğnendiği zaman hiçbir şey onu yatıştıramazdı.

İnsanların hidayetiyle ilgilenmek, onların hidayetine vesile olmaya çalışmak engin bir yürekliliği, hoşgörüyü, kolaylığı ve sadeliği gerektiren kritik bir meslektir. Yani bir yandan bütün bunları yaparken Allah`ın dininde hiç bir gevşeklik veya aşırılık göstermeden…

"Allah`a davet edip salih amel işleyen ve "Ben Müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü olan kim vardır? İyilikle kötülük elbette bir olmaz, öyleyse Sen (kötülüğü) iyilikle defet. O zaman görürsün ki, aranızda düşmanlık bulunan kimse bile sımsıcak bir dost oluvermiştir. Bu (hususiyet) sadece sabreden kimselere, sadece büyük mükâfat sahibine verilir. Eğer şeytandan Sana (saptırıcı) bir vesvese gelirse, Allah`a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve bilendir." (Fussilet: 33–36)

Allah`ın dinine davet görevini; beşeri zaaf ve cehalete, nefsin bildiğiyle övünüp kibirlenmesine, "dalalet üzerindesin" denmesini reddetmesine, davanın tehdit ettiği arzu ve şehvetlere düşkünlüğüne rağmen yürütmek, gerçekten zor bir iştir. Çünkü tüm insanları hukuken eşit gören bir tek ilah`a davet işi, böylesine zor şartlarda yürütmek büyük bir görevdir.

"Allah`a davet edip salih amel işleyenden daha güzel sözlü var mı?"

Zaten sözün güzelliği, böylesine zor şartlarda anlaşılır. Bu davayı, böylesine şartlarda ilan etmekte…

Sözü doğrulayan bir amelle ve kişisel arzuları geride bırakan bir teslimiyetle beraber bu güzel ilan, göğe yükselmeye layık olan bir ilandır. Çünkü bu davet, tamamen Allah`ın rızasını kazanmaya yöneliktir. Davetçinin buradaki tek görevi, tebliğ yapmaktır. Tebliğini yaptıktan sonra, insanlar bundan yüzünü çevirmiş, edepsizlik mi yapmış, şımarıkça inkâr etmeye mi kalkışmış bu iş kendisini ilgilendirmez. Çünkü o, en güzel şekilde anlatmakla yükümlüdür. Haddizatında davetçinin konumu yüksek; diğerlerinin, yani kötülüğe başvuranların konumu ise aşağılıktır.

"İyilikle kötülük, elbette bir olmaz."

Şu halde davetçi, kötülüğe karşı kötülükle karşılık veremez. Çünkü iyilikle kötülüğün etkisi aynı değildir. Kötülüğün karıştığı bir iyiliğin etkisi de aynı değildir. Kötülüğe karşı sabır, müsamaha ve nefsanî arzuları bırakıp aşmak, en başıbozuk kişileri bile sakinleştirip güven duymalarını sağlar. Düşmanlıktan dostluğa ve serkeşlikten sükûnete yönelmesine neden olur.

"Sen kötülüğü iyilikle defet. O zaman görürsün ki, aranızda düşmanlık bulunan kimse bile sımsıcak bir dost oluvermiştir."

Bu, genellikle gerçekleşen bir kuraldır. Öyle ki sonuçta fevri tavırlar bırakılır, kızgınlık sükûnete ve şımarıklık da hayâya dönüşür. Çünkü fevri bir harekete, şımarıklığa ve söz dinlemezliğe; sakinleştirici bir tarzda değil de aynısıyla karşılık verilirse aksilikler daha da artar, gazaplar kamçılanır, şımarıklık devam eder, hayâ, perdesi yırtılır, nefse hâkimiyet yok olur ve günah işlemekten gurur duyulur. Ama her şeye rağmen müsamahakâr olmak, engin bir yürek ister. Kötülük yapma gücü bulunduğu halde müsamaha ve ilgi gösteren bir yürek…

Aslında "kötülük yapabilme gücü", müsamahanın meyvesini verebilmesi için bulunması gereken bir şeydir. Kötü adamın "iyiliği", "zayıflık" olarak kabul etmemesi için gereken bir şey… Çünkü kötü adam, karşısındakinin zayıf olduğunu anlayınca, saygı göstermeyecektir. Dolayısıyla iyiliğin de hiç bir etkisi olmayacaktır. Bu bakımdan "müsamahakâr" olmak; akideye saldırı veya müminleri fitneye uğratma hallerinde değil, şahsi meselelerde söz konusu olabilir. Çünkü akideye bir saldırı olduğu zaman, olanca gücü kullanıp karşı koymak veya ilâhî hüküm gelinceye kadar sabretmek lazımdır.

Kötülüğü iyilikle defedip, müsamahakâr olmak, öfke ve gazabı önleyen önemli bir tutumdur. Böylesi anlarda bu dengeyi yakalamak, yani "ne zaman müsamaha gösterilir, ne zaman iyilikle karşılık verilir" bunu bilmek, gerçekten büyük bir şeydir. Her insanın elde edemeyeceği üstün bir haslettir. Çünkü bu, bir sabır işidir. Allah vergisi bir şeydir. Bunu elde etmeye çalışan kimselere Allah`ın verdiği bir şey…

Hz. Peygamber (s.a.s.)`i düşünün. O, kendi nefsi için hiç kızmazdı; ama Allah`ın bir emri çiğnenince hiç bir şey onun kızgınlığını dindiremezdi.

İşte bu haslet, öyle büyük bir derece olduğu için Yüce Allah, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve onun şahsında tüm davetçilere şunu ferman buyuruyor:

"Eğer şeytandan sana (saptırıcı) bir vesvese gelirse, Allah`a sığın. Çünkü O, her şeyi işiten ve bilendir."

Gazap; kalbe vesvese salan ve kötülüğe karşı veya müsamaha konusunda yeterince sabır göstermemeyi doğuran bir histir.

İşte bu gibi durumlarda şeytanî vesveselerden Allah`a sığınmak; şeytanın öfkeyi kamçılayıp bu boşluktan yararlanmasını önleyen bir korumadır. Beşer kalbinin yaratanı, bu kalbin girinti ve çıkıntılarını, güç ve yeteneğini, şeytanın hangi noktadan nüfuz edebileceğini, dava adamını hangi tür vesveseyle gazaba getirebileceğini, yolunda yürüyen halim bir insanı nasıl öfkelendirebileceğini elbette ki, bilmektedir.

Bir mümin, ne olursa olsun Rabbi için kızmalıdır. Rabbinin yüceliği ve saygınlığı çiğnenince kızmalıdır. Nefsimize veya ailemize bir hakaret yapılınca şişinir, kızar ve öfkeleniriz. Ama mümin, Rabbi için gayrete gelmek zorundadır. İşte İslâm`la cahiliyenin tasavvurları arasındaki her zaman ve her ortamdaki gerçek fark ve yol ayrımı budur.

Sonuç olarak, Müslüman davetçi, yüce ahlaki değerlere dayanmak zorundadır. Kur`an-ı Kerim, bu ahlaki esasların neler olduğunu – en güzel örneklerle – bildirmiştir; İslâmî tasavvur ve Müslüman’ca yaşam yolundaki en vazgeçilmez ve en köklü unsur, ahlakî unsurdur. Ve bu, tüm hayati alan ve faaliyetleri kapsamaktadır. Bizlere düşen ise bunlara uymak ve sahiplenmektir. Bun minvalden bir yaşam tarzına sahip olmanız dileğiyle…

Mehmet Şenlik / İnzar Dergisi – Eylül 2012
 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *