Nur KılıçBirleştiren Bir ‘Ayrılık Acısı’!

3 sene ago16319 min

Sonrasında yaşananlar, yazılan kitaplar, seslendirilen eserler vs. günden güne kanaatimi pekiştirdiği gibi camiaya dâhil olma adına isteğimi de güçlendirmişti. En nihayetinde ise rabbim nasip ve müyesser eyledi; birçok farklı yer arasından bu yeri lütfeyledi. Bununla ne kadar övünsem yeri olduğu gibi şükrünü eda hususunda azciyetimi(zi) de itiraf etmeliyim…

Bizleri varlıklar içerisinde insan olarak yaratmakla, aziz İslam’a tabi kılmakla, ümmeti Muhammed’den olmakla ve mümtaz bir camianın eri kılmakla şereflendiren şanı yüce Allah’a hamdolsun. Hidayet rehberimiz Muhammed Mustafa’ya salat olsun. Ve selam olsun, İslam’ın aziz sancağını dalgalandırmak adına mücadeleden asla geri durmayan erlere…

Peygamberimiz aleyhiselamın yolunun takipçileri olan mümin bedenlerin, oluşturdukları cemaatin ve içerisinde bulundukları durumun ilk izleri belleğime düştüğünde henüz çocuk sayılırdım. Buna rağmen ekranlara yansıyan görüntüler, ‘mezar evler’ ve akıl almaz ithamlar beni korkutmaktan ziyade derin düşüncelere sevk etmişti. Yüzlerinde, kendilerine atfedilen suçların hiçbir izi bulunmadığı gibi esasen secde izi olduğu hakikati, o yaşıma rağmen indimde geçerli bir yer edinmişti. Ve gerçek şu ki; Rabbi Rahim o müminlere karşı bir muhabbet ve karşı koyamadığım bir temayül oluşturmuştu içimde…

Sonrasında yaşananlar, yazılan kitaplar, seslendirilen eserler vs. günden güne kanaatimi pekiştirdiği gibi camiaya dâhil olma adına isteğimi de güçlendirmişti. En nihayetinde ise rabbim nasip ve müyesser eyledi; birçok farklı yer arasından bu yeri lütfeyledi. Bununla ne kadar övünsem yeri olduğu gibi şükrünü eda hususunda azciyetimi(zi) de itiraf etmeliyim…

Bu itirafın temelinde yatan birçok unsur var aslında. Ne kadar az şükrediyoruz, ne kadar az çalışıyoruz, hizmet noktasında ne kadar da pasifiz, dedirten… Ancak şu an bu satırları yazmama neden olan 144 sayfalık, kısa ama upuzun mevzuların tahsisi sayılabilecek, Dua Yayıncılık’tan çıkan bir eser. Bir şaheser, desem doğrusu hiç de abartmış olmam…

Bir ‘Ayrılık Acısı’! İsim de böyle… Ama bunun çok ötesinde kadirbilmezliğin mi hakkını yeterince vermezliğin mi olduğunu bilemediğim bir halin acısı olarak saplandı gönlüme…
Müphem bir halin acısı olarak dokundu belleğime. Yaralar açtı… Deşti… Kanattı…

Hiç bilmediğimiz, ilk defa duyduğumuz, vaktiyle yaşamadığımız şeyler mi ki? Dediğinizi duyar gibiyim…

Evet, doğrudur ne ilk defa öğreniyorum okuduğum satırlarda geçenleri ne de daha önce hiç duymadım… Yaşananların birebir aktarılmasından “Kendi Dilinden” olmasından ve tümüyle bir kadının yüklendiği acılardan dem vurmasından kaynaklı bir tesir belki!

Tümüyle sabır, teslimiyet ve ‘rıza’ kokmasından; söylemlerin ‘riya’ ve ‘mihnet’ duygularını hissettirmemesinden kaynaklı bir tesir belki!

Yaşanan o sıkıntılı dönemi, ne çok unutuşumuzu ve göz ardı edişimizi dank ettirdiğinden kaynaklı bir tesir belki!

Sıkıntı olarak addettiğimiz ancak esasen bir ‘rahmet’ ve ‘güzellik’ olan imtihanların birçoğunu beraber barındırmasından kaynaklı bir tesir belki!

Belki de davamızın hakkaniyetine, ümmetin gururu olduğuna, insanlığın kurtuluş reçetesini barındırdığına, ‘umud’ olma noktasında başı çektiğine ve ekilen tohumların filizlenmekle kalmayıp artık meyveye durduğuna dair çok güçlü bir duygu/kanaat oluşturduğuna yormalıyım bu tesiri…

Her ne olursa olsun, işin aslı ben bu acıyı sevdim!

Adı ayrılık acısı, ama bizi birleştirecek potansiyele sahip. İdeallerimizle, hizmet aşkıyla birleşmemiz; sürece takılmaksızın ve sonuca da odaklanmaksızın mücadelemize odaklanmamız gerektiği hususunda farkındalık veriyor zira.

Kanatan, acıtan, deşen ancak öldürmeyen türden bir acı, bu da… Dirilten bir acı, tıpkı ‘Yasin-ler’in acısı gibi…

Ne var ki; bu acıyı hakkıyla kuşandığımızdan yana endişeliyim! Hem de birkaç açıdan…

Bugün yaşamlarından kesitleri okurken gözyaşlarımıza hâkim olamadığımız, kendimizi kızmaktan/öfkelenmekten alamadığımız, yer yer yumruklarımızı kimi yerde ise dişlerimizi sıktığımız bu şahsiyetler gibi yarınlara tohum ekiyor muyuz? Onları acıyla, meşakkatle, fedakârlıkla, feragatle, özlemle ve sabırla suluyor muyuz? Dahası tohum ektiğimizin ne derece farkındayız?

Dava yolunda çektiklerimizin, o şahsiyetlerin yaşadıkları yanında lafı bile olmazken; gözümüzde dağlar gibi büyüyor mu sıkıntılar? Fındık kabuğunu doldurmayacak zorluklara karşı cansiperane durduğumuzun cakasını mı satıyoruz?

Vaktiyle yaşadıklarımızı, bugün çok daha rahat bir ortam ve daha fazla imkân içerisindeki kardeşlerimizi fırçalamak için, ucundan ucuna dokundurmak için mi dillendiriyoruz? Ve bu tarz söylemlerimizin sonu hamd ve teşvik ile değil de minnet altında bırakacak yaklaşımlar ile mi bitiyor –mahafazallah-?

Asr-ı saadetten tabloların neredeyse birebir yaşandığı, erlerinin Allah yolunda canları, malları ve rahatlarını vermekten geri durmadığı bir camianın gölgesinde olmakla neler kazandığımızın gerçekten bilincinde miyiz? Böyle salih bir halkanın dâhilinde, çağımızın birçok zehrinden/hastalığından korunduğumuzu unutuyor muyuz? 

Tıpkı o şahsiyetler gibi, temsiliyet hususunda olması gereken konumda mıyız? Çevremize, çocuklarımıza, akrabalarımıza karşı yaklaşımlarımız; geriye dönüp baktığımızda yüzümüzü aydınlatıp gönlümüzü huzurla dolduracak kadar ‘mümince’ mi? Dahası bizi hayırla, iltifatla, hasretle ve gıpta ile yâd edenler çoğunlukta olacak mı?

Demem o ki çığır açabilecek miyiz? Hayır ve güzellikte çığır açma gayretinde miyiz? Yoksa kendimizi zamanın akışına mı bırakmışız? Su nasıl akar, rüzgâr ne yönden eserse cihetinden…

Bu hususların acısı, idraki, tahsisi ve dahi gündemimize en yüksek perdeden girmesi elzem! Küçük bir girizgâh mesabesinde ‘Ayrılık Acısı’nı duymanızı (okumanızı) tavsiye ederim… Öyle sanıyorum ‘hayatımı yazsam roman olur’ diyenlerimiz, bu hayat hikâyesine tanık olduğunda sözünü gerisin geri alacak; yaşadıklarını kıyasa bile yeltenmeyecek, ‘sıkıntı’ olarak addettiklerine gülüp geçecektir…

Şu bir hakikat ki; din-i mûbin İslam hâkim olsun, insanlık debelendikçe battığı bataklıktan kurtulsun diye canını dişine takan erkeklerin… Evlerini bir medreseye çeviren, çağın nefsi hastalıklarından kendisini, evlatlarını ve yakınlarını korumak için türlü sıkıntı ve eziyetlere katlanan kadınların… İzzetten ödün vermeyen babalarının ve cefakâr annelerinin izinden giden gençlerin… Ayrılık acısını, yokluğu, baba özlemini, kimsesizliği, soğuğu, sıcağı, açlığı iliklerine kadar yaşayan çocukların varlığı bizlere güç veriyor… Övünç kaynağı oluyor… Yarınlara dair umudumuzu artırıyor… Bugünlere öyle kolay gelinmediğini gösteriyor… Daha çok gayret etmemiz gerektiğini salık veriyor…

Diğer yandan yürek yakıyor, göz yaşartıyor ve acı veriyor, bu hakikatler! İşte bu acıyı doğru okumak, en derinden hissetmek ve ‘diriliş’e vesile kılmaktır bize düşen. Ki; türlü musibetlere duçar olma sırası bize geldiğinde, hazırlıksız yakalanmış olmayalım… Ki; aziz İslam davası için her şeyinden geçenleri unutmayalım…

Rabbimden niyazım; eserde hayatı anlatılan hanımefendiye rahmet kapılarını sonuna kadar açmasıdır. Hz. Meryem’e, Hz. Hatice’ye, Hz. Asiye’ye komşu kılmasıdır –ki şuan öyle olduğuna da inanıyorum-. Geride kalanları da güzel bir hayatla yaşatması ve en güzel bir ölümle katına almasıdır. Ayrılık acısını tadan yürekleri, Kevser’in başında buluşturmasıdır. Bu eserin yazılmasında, basılmasında ve dağıtımında emeği geçenleri, razı olduğu kulları arasına alması ve rahmetiyle muamele etmesidir.

Rabbimden niyazım; bocalayan, kendini dünyanın tatlı(!) meşgalesine kaptıran, temsiliyetini unutanlara bir ‘infilak’ yaşatmasıdır. Rızası için akan kanları ihyaya, çekilen sıkıntıları felaha, kapanan gözleri uyanışa, yiten hayatları hayırlara ve yudumlanan acıları asli dirilişlere vesile kılmasıdır.

Rabbimden niyazım; vahdetin inşasında ve Müslümanların ittifakında camiamızı ‘bel kemiği’ ve her birimizi bunda pay sahibi kılmasıdır. Ve dahi bu bilinç ve gayretle, aşk ve şevk ile yola revan etmesidir…

Nur Kılıç / İnzar Dergisi – Haziran 2016 (141. Sayı)
 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

İlgili Yazılar