Nur KılıçÇocuk Yüreğiyle Hissetmek!

3 sene ago7516 min

Anne, okulun dağılma saatinin geldiğini fark etti. O sırada yağmur da yağacak gibiydi. Sekiz yaşındaki kızını almak için arabasını okula doğru sürdü.

Anne, okulun dağılma saatinin geldiğini fark etti. O sırada yağmur da yağacak gibiydi. Sekiz yaşındaki kızını almak için arabasını okula doğru sürdü. Okulun sokağına döndüğünde kendisini gören kızı kaldırımdan arabaya doğru koşmaya başladı. O sırada bir şimşek çaktı ve küçük kız durup yüzünü gökyüzüne çevirdi, gülümsedi, sonra annesinin arabasına koşmaya devam etti. Başka bir şimşek çaktı ve küçük kız yine durdu, gökyüzüne doğru baktı, gülümsedi ve koşmaya devam etti. Böylece, aynı hareketleri birkaç defa yaptıktan sonra, nihayet annesinin arabasının park ettiği yere ulaştı.

Kızının tuhaf davranışlarından bir şey anlamayan anne sordu:

“Kızım, niçin sürekli olarak durdun ve gökyüzüne bakıp gülümsedin?”

“Öyle yapmam gerekiyordu anneciğim! Çünkü melekler fotoğrafımı çekiyorlardı.”

***

Hayata, olaylara bazen onların gözüyle bakabilmek gerek! O tertemiz (İslam) fıtrat üzere yaratılan ve ellerimize emaneten tevdi edilen yavrularımızın gözüyle bakmayı öğrendiğimiz zaman, inanın her şey çok daha güzel ve çok daha kolay olacak…

En başta çocuğumuzu İslami bir terbiye ile büyütme hususunda işimiz hayli kolaylaşacak, inşallah. Zira bazen cevap verememekten yakındığımız sorularının izahı, onları iyi anlayabilmemizde saklı. Yani ebeveynler olarak çocuğumuzun dünyasına ne derece girebilirsek ve ne kadar sağlıklı bir iletişim ağımız olursa; zorluğuyla yakındığımız meselelerin üstesinden o kadar kolay ve etkili bir şekilde gelebileceğiz…

Evet, bizim için anlamsız gelen şeyler, çocuğumuz için anlam ifade edebilir. Hatta onun indinde çok önemli bile olabilir. Bu nedenle yaptığı şeyleri anlamlandırırken ondan yardım almaktan çekinmeyelim. Onun duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışmamız hem bizim işimizi kolaylaştıracak hem de kendisinin bizim indimizde değerli olduğu intibaını güçlendirecektir. Daha da mühimi bozulan, pörsüyen duygulara haiz şu meşum zaman diliminde; minik yavrularımızın tertemiz dimağlarından yansıyacak o pak akislere inanın ziyadesiyle muhtacız…

Hatırlayacağınız üzere; bir gün Peygamber Efendimiz minberde hutbe okurken Hasan ve Hüseyin`in düşe kalka mescide girdiklerini görür. Konuşmasını yarıda keserek aşağı iner, onları tutar, bağrına basar.

“Cenab-ı Hak, `Mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir` buyururken ne kadar doğru söylemiştir. Onları görünce dayanamadım” dedikten sonra konuşmasına devam eder.

Hz. Enes de aynı olayla ilgili, kendi gördüklerini şöyle dile getiriyor:

“Peygamber Efendimizi hutbe okurken gördüm, Hasan dizinin üstündeydi. Ne söyleyecekse halka söylüyor, sonra eğilip çocuğu öpüyor ve `Ben bunu seviyorum` diyordu.”

Allah daha iyi bilir ya, Resulullah Efendimizin bu tarz yaklaşımlarının bir nedeni de çocukların dünyasında tattığı huzur ve safiyetti belki de.

Ne kadar da muhtacız o tertemiz duygularını tatmaya! O berrak gözlüğü takmaya. Sizce de öyle değil mi?

Öylece yüzümüze bakan yavrumuzun mahmur gözleriyle, yüreğimizin derinliklerine nüfuz ettirdiği o duyguyu tarife hangimizin gücü yeter sahi? Uykudaki masum halleri ‘melekler gibi uyuyor’ dedirtmiyor mu her seferinde! O safiyetleri esasen bizim ‘yaramazlık’ olarak addettiğimiz hallerinde de saklı. Ancak doğru bakmadığımız için görmüyor; doğru açıdan yaklaşmadığımız için de okuyamıyoruz…

Onlar, Allah’ın kevnî birer ayetleri! Yavrularımız, başlı başına bizi Allah’a götürecek vasıtalar aslında… Ancak ne acıdır ki; yanlış ve salt nefsi bir takım uygulamalar neticesinde, onlarla Allah (CC) arasına kalın perdeler, geçilmesi zor setler çekiliyor ebeveynler tarafından. Bilerek ve ya bilmeyerek… Gâh bilinçsizce, gâh inadına…

Rabbimizin ilk buyruğu olan ‘oku’ emrine, bir de bu açıdan yaklaşmakta fayda var. Bilhassa da doğumundan itibaren hemen her hallerine şahit olan anneler olarak…

“İletişim aynı dili konuşmak değil, aynı duyguları paylaşmaktır” der Mevlana Celaleddin-i Rumi.

Evet, bir daha asla çocuk olamayız! Artık geride, hayallerde, hatıralarda kalan o günlere bir daha geri dönemeyiz. Ama bir çocuğun gözüyle bakmayı, onun yüreğiyle hissetmeyi başarabilirsek; olabilecekler tam da minik kızımın diline doladığı o ifade gibi ‘harika’ olacak… Yemek yedikten sonra “Annecim eline sağlık, yemek harika olmuş” derken ki duygularına yoğunlaşmam için henüz çok küçük olabilir… Ancak yaşattığı duyguyu dünyalara değişmem. Dünyalara değişmez hiçbir anne/baba…

Hal böyleyken aldanmayalım! Onların o müstesna dünyalarında sadece sevme duygumuzu tatmin etmek ya da stresimizi atmak için mi yer ediniyoruz? Bu hususu bir düşünelim…

Çat pat konuşmalarının verdiği mutluluk, masum tavırlarının yaşattığı haz; ilerleyen yaşlarında hoşnutsuzluğa ya da usanmaya mı bırakıyor yerini? Evvelce gülüşerek karşıladığımız o tatlı hallerini, 3-4 yaşlarından itibaren ‘yaramazlık’ hanesine mi yazıyoruz? Bize ihtiyaç duydukları anlarda, elimizdeki işleri öncelerken; ‘sen dur bakalım azıcık, daha sıran gelmedi’ minvalinden yaklaşımlarla, bir yandan onun değerlilik algısını zedelerken bir yandan da ancak kendimiz ihtiyaç duyduğunda/gerekli gördüğünde yanında olacağımız intibaını mı uyandırıyoruz?

Hâlbuki bize sıradan gelen bir şey çocuğumuz için olağanüstü olabilir. Bizim ‘korkacak bir şey yok’ deyip geçiştirmeye çalıştığımız şeyler ona kâbuslar yaşatabilir. Bu nedenle bir ihtiyaç için ya da korktuğu/üzüldüğü zaman bize yanaştığında, bizi çağırdığında tüm bedenimizle ve ilgimizle ona yönelmeli; halini, isteğini içtenlikle sormalıyız. Ki; Resullullah Efendimiz de aynen böyle yapar ve böyle yapılmasını tavsiye ederdi.

Evlatlarımızı okuyabilmek, anlayabilmek ve doğru yönlendirebilmek için biraz daha gayret gösterelim! Onların sahipleriymiş gibi davranmaktan vazgeçelim artık! Onlar bize emanet edildiler ve inanın her biri ayrı ayrı cevherleri barındırıyor içinde. Asıl mühim olansa bizlerin yaklaşımı… Cevherlerin açığa çıkması yönünde mi gayret sarf ediyoruz? Yoksa –Allah muhafaza- henüz yeşermeden çürüyüp gitmesine mi neden oluyor, bilinçsizce yaklaşımlarımız?

Yaptıklarını neden yapıyorlar, söylediklerini neden söylüyorlar; irdeleyelim, soralım, anlamaya çalışalım! İlgimize o kadar ihtiyaçları var ki; onlardan mahrum ettiğimiz sürece ne onlar sağlıklı gelişir ne de biz rahat yüzü görürüz. Öte yandan bunun hesabı emanetin sahibine; şanı yüce Allah’a da mümkün değil veremeyiz…

Nur Kılıç / İnzar Dergisi – Mart 2016 (138. Sayı)
 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

İlgili Yazılar