Sadullah AydınHer Şeyin Başı

5 sene ago7114 min

Bir mürşid-i kâmilin zeki, çalışkan ve çok zikir çeken bir müridi vardı. Mürşidin orman kenarındaki tekkesinde yaşayan birçok mürid vardı. Ama hiç biri bu mürid gibi tanınmamış, sevilmemiş, meşhur olmamıştı. Çünkü her gün tam yüz bin tane “La ilahe illallah” zikri çekiyordu mürid. Gece gündüz elinden tesbih düşmüyor, dili hep zikirle meşgul oluyordu.

Bir mürşid-i kâmilin zeki, çalışkan ve çok zikir çeken bir müridi vardı. Mürşidin orman kenarındaki tekkesinde yaşayan birçok mürid vardı. Ama hiç biri bu mürid gibi tanınmamış, sevilmemiş, meşhur olmamıştı. Çünkü her gün tam yüz bin tane “La ilahe illallah” zikri çekiyordu mürid. Gece gündüz elinden tesbih düşmüyor, dili hep zikirle meşgul oluyordu.

Zaman içinde mürid, civarın insanları arasında büyük bir şöhrete kavuştu. Herkes ondan bahsediyor, onu gördükleri zaman birbirlerine gösterip, “ Şu, günde yüz bin defa kelime-i tevhid çeken mürid bu işte” diyorlardı.

Halkın teveccüh ve ilgisi zamanla müridin de hoşuna gitmeye başladı. Şeytan hissettirmeden nefsini ona büyük gösterdi. Mürid öyle bir duruma geldi ki yalnızken zikir çekmek ona zevk vermemeye başladı. Hep halkın arasında bulunmak ve halktan övgü almak istiyordu. İnsanların arasına karıştığı zaman istiyordu ki herkes onu övsün ve parmakla birbirlerine göstersin.

Şeytanın ve nefsinin tuzağında çırpındıkça batan mürid artık kalabalık ortamlardan ayrılamaz oldu. Tüm çabası insanlardan övgü almaktı. Onu tanımayan insanlara yaklaşıp:

– Siz her gün yüz bin defa kelime-i tevhid çeken adamı tanıyor musunuz? İşte o adam benim! Demeyi adet haline getirdi.

Aslında mürid kendini hala çok dindar ve takvalı sanıyordu. İçine düştüğü enaniyet tuzağının farkında değildi. Halkın övgüsü zamanla ona doğal gelmeye ve bu övgüleri kendi hakkı olarak görmeye başlamıştı.

Mürşid-i kâmil, müridinin içine düştüğü enaniyet hastalığının tedavisi için bir çare düşündü. Bir sabah onu yanına çağırdı.

– Şu balta ve ipi al, dedi. Dışardaki boz eşeğe de semer vur ve ormana git. Tekkenin odunları bitmiş. Akşama kadar odun kes. Akşam olmadan sakın gelme!

Mürid balta ve ipi aldı. Boz eşeğe binerek ormanın yolunu tuttu. Ormana varınca bir taraftan odun keserken, öbür taraftan da günlük virdine başladı. Birkaç bin vird çektikten sonra sıkıldı. Etrafında kimse yoktu. Onu övecek veya kendisi onun yanında övünecek kimse…

Müridin gözü, yanında kendisini öveceği bir kimse aradı. Uzakta odun kesen yaşlı bir köylü gözüne çarptı. Hemen köylünün yanına gitti. Selam verdi. Yaşlı, beyaz sakallı, nur yüzlü köylü gülümseyerek:

– Ve aleyküm selam! Diye karşılık verdi.

Biraz sohbet ettiler. Mürid dayanamayarak:

– Sen günde yüz bin defa kelime-i tevhid çeken adamı tanıyor musun? Diye sordu.

– Hayır…

Mürid başını essefle salladı.

– Ne büyük bir kayıp! Dedi. Neyse, tanımıyorsan sana tanıtayım. O adam benim işte… Ben günde tam yüz bin defa, “La ilahe illallah” zikrini çekiyorum.

Yaşlı oduncu gülümsedi. Baltasını eline aldı. Baltayı tüm gücüyle ağaca vururken:

– Yani sen bir günde tam yüz bin defa, “La ilahe illallah” diyorsun öyle mi? Dedi.

Köylünün ağzından kelime-i tevhid çıkar çıkmaz adeta orman sarsıldı. Mürid yere düşeceğini sandı. Ve fal taşı gibi açılmış gözlerle ona gülümseyen yaşlı köylüye bakakaldı. Neden sonra kendini biraz toparlamış bir halde, ürkek bir sesle sordu:

– Bu nasıl olabilir? Ben her gün yüz bin defa kelime-i tevhidi çekiyorum, hiçbir şey olmuyor. Sen sadece bir defa, “La ilahe illallah” dedin adeta yer yerinden oynadı. Bunun hikmeti nedir?

Yaşlı, nur yüzlü, Rabbiyle barışık olduğu her halinden belli olan köylü, dervişi yanına oturttu. Kendisiyle getirdiği testiden ona su ikram etti. Sonra yüzünden hiç eksik etmediği gülümsemesiyle şöyle konuştu.

– Bak cancağızım, her şeyin başı ihlastır, ameli sadece Allah’a has kılmaktır. Amel eğer sadece Allah’a has kılınmamışsa, Allah’ın rızasından başka şeyler gözetilmişse, o amelin büyüklüğü veya çokluğu Allah katında hiçbir değer ve anlam ifade etmez. Sen sen ol, sadece Allah için yap yapacağını, her amelin yüce yaratıcının rızasına yönelik olsun. Yoksa tüm çaba ve gayretlerin suyun üstündeki köpük gibi yok olur gider. Sen kendini Allah’ın sadık kullarından, amel defteri güzellik ve hayırlarla dolu salih zatlardan sanırsın ama gözlerini ahiret yurduna açtığın zaman bir de bakarsın ki azık torban bomboş… Riya ve gösterişten sakın! Seni yüzüne karşı övenlerden ateşten kaçtığın gibi kaç! Zira onlar senin dostların değiller kesinlikle. Riya ve enaniyet ejderhasını sana musallat edip seni yokluğun kucağına atan gizli düşmanlarındır onlar. Amelini Allah’a has kıl! Amelini Allah’a has kıl! Sana vereceğim ilk ve son nasihat budur. Eğer Rahman‘ın rızasını kazanmak istiyorsan tabii.

Bahtsız mürid, mürşidinin kendisini niye ormana gönderdiğini anlamıştı. Hemen işinin başına döndü. Tüm gücüyle odun kesmeye başladı. Durmadan, dinlenmeden, susuzluğunu bile gidermeyi umursamadan odunları kesti. Bir taraftan yüzünden, ensesinden göğsüne akan sıcak terlere aldırmadan odun kesiyor, öbür taraftan da hıçkıra hıçkıra ağlayarak kelime-i tevhid çekiyordu. Ama öyle bir çekişti ki bu belki de ömründe çektiği hiçbir virdten böyle haz almamıştı.

Mürid, gözyaşlarıyla, “La ilahe illallah” virdini çekerken yüreğini tutsak almış enaniyet tuzağının yavaş yavaş çözüldüğünü ve bir rahmet elinin ruhuna hayat bahşeden buseler kondurduğunu hissediyordu.

Sadullah Aydın / İnzar Dergisi – Temmuz 2014 (118. Sayı)
 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

İlgili Yazılar