Mehmet Zeki ErginKalem; Yemin Edilen Mukaddes!

3 sene ago10326 min

Zülfikar’ın sahibi İmam Ali (r.a) kalemin yüceliğini; “Kalem kılıçtan keskindir” özlü sözü ile ifade ediyor. Birileri bu veciz sözü, ileri medeniyetin temsilcileri olduklarını ispatlamak için intihal etmişlerse bile bu beliğ söz İmam Ali (r.a)’ye ait olan bir sözdür. Tıpkı “Hayatta en hakiki mürşîd ilimdir” sözünün ona ait olduğu gibi…

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحيمِ
نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ ﴿١﴾ مَٓا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ ﴿٢﴾ وَاِنَّ لَكَ لَاَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ ﴿٣﴾ وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظيمٍ ﴿٤﴾

Nûn. (Ey Muhammed!) And olsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki, Sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli(mecnun) değilsin.(1-2) Şüphesiz Sana tükenmez bir mükâfat vardır.(3) Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin. (4)

نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ (Nûn. (Ey Muhammed!) And olsun kaleme ve satır satır yazdıklarına ki)

“Yiğitler kılıçları ile yemin ettikleri ve kılıcı şan ve şöhretlerinin nişanı olarak saydıkları günde Allah’ın ona kasem etmiş olması kalem için ebediyen şan ve şeref olarak yeterlidir”

diyor Ebu’l-Feth kalemin yüceliğini ifade ederken… Kalemin kılıçtan üstünlüğünü ifade eden çok sayıda şiir vardır, ama bu şiir kalemin yüceliğini delillendirme konusunda herhalde en iyileridir.

Zülfikar’ın sahibi İmam Ali (r.a) kalemin yüceliğini; “Kalem kılıçtan keskindir” özlü sözü ile ifade ediyor. Birileri bu veciz sözü, ileri medeniyetin temsilcileri olduklarını ispatlamak için intihal etmişlerse bile bu beliğ söz İmam Ali (r.a)’ye ait olan bir sözdür. Tıpkı “Hayatta en hakiki mürşîd ilimdir” sözünün ona ait olduğu gibi… İmam Ali (r.a)’yi övenler onu her ne kadar Zülfikar’la cenk meydanlarındaki kahramanlıkları ile övdülerse de onun; kılıcı söz konusu eden sözleri kalemi konu edinen sözlerinin yanında çok cüzi kalıyor. Önderler onu hep “ilim şehrinin kapısı” unvanıyla öne çıkardılar. O Zülfikar’ı ustaca kullandığı halde hep ilmi öne çıkardı ve bu iki sıfatı kendisinde mezcetti, yüceliğinin kaynağı bu mezc olsa gerek.

Kur`an-ı Kerim’in kasem ettikleri, ya var olan önemine binaendir ya da önemli olması gerekirken insanların yanında hak ettiği değeri bulmadığı için Allahu Teâlâ müminler üzerinden insanlığın gündemine oturtmayı murad ettiği varlıklardır. Aynı zamanda bu bereketli yolun ilk yolcularının kendisine iman eden kulları olmasını da elbette ki murad ediyor.

Kur`an-ı Kerim kaleme kasem ettiği dönemde kalemi fahr vesilesi olarak gören hemen hemen hiçbir kul yoktu. Zira İslam’dan önceki Arap edebiyatı eserleri içerisinde kalemi öven eser ya hiç yoktur ya da kaale alınmayacak kadar azdır ve bu yüzden de kaybolmuşlardır. Ama kılıç üzerine, cesaret üzerine, kadın üzerine söylenen çok şiir vardır. Hatta atı, devesi, kimisi av köpeği üzerine bile beyitler dizdiği halde kalem üzerine söylenmiş bir şiir yoktur.

Oysaki kalem insanlığın unutmayan tek ortak hafızasıydı. İnsanlığın birikim, tecrübe ve deneyimlerinin tek nakledicisiydi. Medeniyetin üzerine bina olduğu bilgi, tecrübe ve birikimler kalemin ucundan dökülüyordu. Ama Kur`an’ın bu mesajı insanlık beyninde yankılanmayıncaya kadar kalem hak ettiği değeri bulmadı.

Şu anda bile kalemin değerinin anlaşıldığı ve gereken önemin verildiği iddiası ortaya atıldığı zaman insan tereddütten soyutlanamıyor. Zira İslam`ın nazarında ilim bir meta değildir. Bir araç değildir, amacın ta kendisidir. Allah`ı tanıma (marifetullah) ilmi araç değil amaçtır. Allah`ın sanatının hikmetlerini öğrenmek zamanın tabiri ile Allah`ın sanatının şifrelerini çözmek değişik neticeleri ve hem dini hem de dünyevi faydaları varsa bile araç değil amaçtır, vs….

Bugün hangi ilim talibi bu hakikat ışığında ilim talep ediyor. Hatta bundan öte ilim talipleri arasında kaç kişi ilmi geçimlik bir meta olmanın ötesinde görüyor. Durum bu iken ilmin hakkının verildiğini, kalemin değerinin anlaşıldığını kim iddia edebilir. Böyle bir iddia hakkaniyete ne kadar muvafık olur.

Şuur sahibi Müslüman ilim taliplerinin bu gerçeği yeniden değerlendirmelerinin faydası olacağı muhakkaktır.

Her ne kadar Zamahşeri "kalem"in "kalem sahipleri" manasında olduğu şeklinde bir rivayeti İbn-i Abbas`tan naklen veriyorsa da kanaatimizce hem İbn-i Abbas`ın diğer görüşü ve hem de diğer âlimlerin görüşleri doğrultusunda burada "kalem" ile ister semavi olsun ister arzi olsun kendisi ile yazı yazılan mahlûkun kast edildiği daha makuldür.

Öyle ise hem araç olan kalemin ve hem de amaç olan kalemle yazılan ilmin beraber kasem edilenler olarak burada istimal edilmiş olması amaç gibi aracın değerinin de az olmadığını işmam ettiriyor. O halde mutlak iyiliğin aracı olan da mutlak iyilik kadar olmasa da ondan çok da geri olmayan bir fazilete sahiptir. O halde aracı olanların makamını az görmemek lazım. Aksi halde bu nankörlüğe kadar varır.

İlmin vesileleri arasında özel olarak kalemin ve “nun”la işaret olunan divitin zikredilmiş olması elbette diğer ilim vesileleri arasında yazma aletlerinin müstesna bir makama sahip olduğunu gösterir. Eğitimciler arasında; “Duydum unuttum, baktım hatırladım, yazdım öğrendim” vecizesi ilim öğretme açısından kalemin eşsiz makamına yapılan bir vurgudur.

"Nun" ile ilgili yapılan yorumlarda ise Elmalı Hamdi Yazır Efendi’den daha doyurucu bir açıklama yapan müfessir olmamıştır. O “Nun” ile ilgili olarak;

“Bir nokta ile bir hokka ve çanak gibi daireyi andırır bir şekilde yazılır. İsmi de, başı ve sonu bir olan lafzıdır. Harf denilen sesler içinde en titreşimli ses olması ve yaratılış kitabının düzeninde derece derece tek ve basit şeylerden bileşimler dizilerek baştan sona hakkın varlığını gösteren âyetler satıra konmuş olduğu gibi, fikir ve konuşmada ve kalemle yazıda da cümlelerin kelimelerden, kelimelerin harflerden dizilmesi nedeniyle ya özel olarak bir şeyi zikredip hepsini kast etme türünden bütün hecâ harflerine işaret olarak veya beşer iniltisini ve yaratılış tınlamasını en fazla temsil eden bir ses yahut bize göre bir merkeze bakan yarım küre şeklinde görünen âlemin yer ve göğü ile suret ve mânâsını veya kalemle yazı yazılan bir hokka ile mürekkebini andırır bir şekilde yazılan (ن) harfinin özellikle kendisini göstererek fıtratta söz ve yazının kaynak ve gayesine bir işaret ve bunlara yemin ile dilin ve yazının ve yazı yazanların kıymetine dikkat çekerek meydan okuma ve çağrı ifade eder bir harftir. Ki zihinleri bir noktada derinlere götürerek indirilmiş kitaptan yaratılış kitabına ve varlığın başlangıcına kadar bütün harfleri düşündürebilir.” açıklamasında bulunuyor.

مَٓا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ (Sen Rabbinin nimeti sayesinde, bir deli(mecnun) değilsin)

Kendisine indirilenler içerisinde bundan önceki iki kısa ayetle ile ilgili büyük mütefekkirlerin ciltler dolusu yorum yaptıkları birisinin, Allah’ın bu nimetlerine mazhar olan birisinin haşa deli(mecnun) ithamına maruz kalması akıl kârı mı? Bu iftirayı Ona atanlar apaçık bir bühtanda bulunuyorlar değiller mi? Ya da kendisine karşı büyük bir acziyet içine girdikleri için ne yapacaklarını bilmeyip saçmalamaktan başka bir şey midir onların yaptıkları…

Kesinlikle Rabbinin nimetine mazhar olmuş birisinin, cehaletin, nefsin ve şehvetin karanlıklarında debelenen kimselerin kendisine en ufak bir ithamda dahi bulunma hakları yoktur. Selef âlimlerinin ayet-i kerime ile ilgili yaptıkları yorumlar özet olarak bu şekildedir.

Ama kanaatimizce ayete şu yönden de bakılabilir. Selefin görüşüne muhalif davranmış gibi olma durumuna düşmeme şartı ile…

İlimde boğulma diye bir âlim hastalığından söz ediliyor. Âlimi toplumdan soyutlayan ve onu tabiri caizse sanal bir dünyaya hapseden bir hastalık… Oturmuş hakikatleri sorgulayıp vesveselere gark eden, toplumdan olabildiğine kopuk bir dil ve anlatım tarzı edinmelerine neden olan hastalık… Bu hastalık âlim için bir deliliktir. Hatta bugün bazı kesimler tarafından şiddetli saldırılara uğramalarına neden olan mutasavvıfların şathiyat halleri de böyle bir haldir ki, Üstad onların bu halde iken bir nevi sarhoş olmalarından dolayı söylemlerinden mesul olmadıklarını söylüyor.

İster toplumdan uzaklaşma toplumdan kopma olsun, isterse mutasavvıfların girdiği şathiyat halleri olsun elde ettikleri ilimleri ve makamları taşıma kapasitesini zorlamasının neticesidir. Oysaki elde edilen ilim de geçilen makamlar da Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme kıyasla küçük bir cüzdür. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme verilen onca ilme rağmen Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin Allah’ın nimeti ile böyle bir hastalıktan salim olması minnet gerektiren bir minnettir. Ve kanaatimizce burada işaret olunanın bu olması ihtimali yüksektir.

Bu hastalıktan salim olmak Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin şahsında Allah’ın İslam âlimlerine hibe ettiği bir nimettir ve bu nimet şükrü en fazla gerektirenlerin arasında gelmektedir.

Teknik bilgileri bir kenara bırakırsak sözüne ettiğimiz ilmin az bir kısmını dahi elde eden iman ehli olmayanların dehalarına rağmen savruldukları vartaları az çok biliyoruz.

O halde ilmin deliliğinden muhafaza edilmek ancak Allah’ın nimeti sayesindedir. Bunu böyle bilmek gerek…

وَاِنَّ لَكَ لَاَجْراً غَيْرَ مَمْنُونٍ (Şüphesiz Sana tükenmez bir mükâfat vardır)

Hiç kimsenin engellemeye güç yetiremeyeceği bir nimet ya da tükenme ile müptela olmaktan azade edilmiş, sürekli ve daimi bir nimet… Hangi nimet olursa olsun, eğer kesilme ya da tükenme illetini içinde barındırıyorsa mutlak nimet olma vasfını yitiriyor. Cennetin tam nimet olması onun bitmez tükenmez ve sonunun olmamasıdır. Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme va’d edilen nimet tam bir nimettir.

“Malı dilediğimize, ilmi ise dileyene veririz.” Kudsi hadisi ışığında bu ayete bakacak olursak; “Diğer sa’y ve gayretlerin neticelerinin bir şekilde engellenme durumu olabilir. Örneğin ticaret mal elde etmenin en önemli unsurudur. Ama ticaret her zaman netice olarak malı doğurur, diye kesin bir hüküm bir iddia yoktur. Ama ilim için yapılan sa’y veya ilmin sa’yi böyle değil. Eğer ilmi bir sa’y söz konusu ise bunun ücretinin, ecrinin elde edilmeme gibi bir durumu söz konusu değildir. İlmi sa’y için neticesiz kalma diye bir durum yoktur. Müçtehitlerin içtihat ederlerken, isabet ederlerse iki sevap yok eğer isabet etmezlerse bir sevap kazanırlar, külli kaidesi ilmi çalışmaların ecrinin olmaması diye bir şey söz konusu olmadığının delilidir. Bu ayetle ilgili böyle bir hakikate de işaret olduğu düşüncesindeyiz.

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظيمٍ (Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.)

“Kardeşim İsa, şeriatı/kanunu tamamlamak için gönderildi Ben ise kerim ahlakı tamamlamak için gönderildim” diye buyuruyor Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem… Hz. Aişe validemizden Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin ahlakı sorulduğunda; “Onun ahlakı Kur`an’dı” deyip müminun suresinin ilk on ayetini okuyor. Hiç şüphesiz Hz. Resulullah sallallahu aleyhi vesellemin sahip olduğu büyük ve yüce ahlak dost düşman herkes tarafından hakkı teslim edilmiştir. Bu konu üzerinde bazı kendini bilmezlerin kaale alınmayacak birkaç girişimi dışında karşı çıkan olmamış.

Ama bizim üzerinde durmak istediğimiz husus ilim (kalemin satır satır yazdıkları) ile ilmin vesilelerinden söz edilen ayetlerin arkasından yüce ve büyük ahlaktan söz edilmiş olması yüce ahlak ile ilim arasında sıkı bir bağlantının olduğuna işarettir. İlim olmadan, ilimle hemhal olmadan İslam’ın sözüne ettiği ve arzuladığı o yüce ahlaka ve büyük erdemlere ulaşmak neredeyse imkânsız denebilecek kadar zordur.

Madem o yüce Resul kerim ahlakı tamamlamak üzere gönderildi ve madem biz o Resulü taklid ve takip etmekle mükellefiz öyle ise o kerim ahlakı intaç edecek olan ilimden, ilim meclislerinden ve dergâhlarından mahrum olmamız düşünülemez. Böyle bir durum Müslüman için en büyük felakettir.

Hz. Resulullah sallallahu aleyhi veselleme verilen ilimlerden pay sahibi olup Onun sahip olduğu o kerim ahlaka vasıl etmesi duasıyla…

Allah’a emanet olunuz.

M. Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Eylül 2016 (144. Sayı)

 

Not: Bu makale daha önce de İnzar Dergisi`nde yayınlanmıştı. / Eylül 2014
 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *