Mehmet Zeki ErginMürüvvet Nefsin Terbiye Edilmesindedir

3 sene ago9520 min

İnsanın fücurunun kaynağı nedir? İnsan kendisine dünyada huzur ahirette ise saadet kazandıracağını bildiği halde neden salihlerin amellerini bırakıp şakillerin işlediklerine meyleder.

وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ﴿٧﴾فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا ﴿٨﴾قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ﴿٩﴾وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ﴿١٠﴾

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. ﴾7-9﴿ Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır. ﴾10﴿

İnsanın fücurunun kaynağı nedir? İnsan kendisine dünyada huzur ahirette ise saadet kazandıracağını bildiği halde neden salihlerin amellerini bırakıp şakillerin işlediklerine meyleder. Peygamberler gibi sadece kendisinin haysiyet ve mürüvvetini düşünen, doğru yolu ona göstermekten başka bir dileği olmayan ve kendisi için hiçbir zaman bir şey talep etmeyen yüce şahsiyet sahibleri dururken nefsini hevasının peşine takmış, şehvetin girdaplarında boğulmuşların arkasına neden düşer.

Nasıl oluyor da yüceliğini bu kadar zahir eden, kendisini yoktan var edip kendisine karşılıksız nimetler bahşeden ve nimetlerini daim yapmak için sürekli doğru yolunu ona gösteren Rabbine isyan eder. Bütün bunların kaynağı nedir.

Ya da bu zamanın diliyle; bu kadar kötülüklerin, kıyımların, talan ve tecavüzlerin kaynağı nedir? İnsan niye kendisini yerlerde süründüren sefihliklerin ardına bu kadar düşer. Başkasının hakkını neden ya gasp eder ya talan eder ya da çalar. Bu anlaşmazlıkların kaynağı nedir? Huzursuzluğun, kötülüğün, talanın, kan dökmenin kaynağı nedir?

İlahi ilimden mahrum bazı sığ, toplum ve insanbilimciler bunun sebebi olarak tabu diye tabir ettikleri insan ve toplumlardaki duygusal refleksleri göstermişler. Ki aslında bu refleksler neslin ve harsın devamı için olmazsa olmaz savunma mekanizmalarıdır. Mesela insandaki namus duygusu gibi… Kimileri buna özel mülkiyeti de dâhil edip insanlar arasındaki sürtüşmenin, haksızlığın, kan dökmenin kaynağı olarak görüp yok edilmesi gereken tabular olarak değerlendirmiş ve onlara savaş açmışlardır. Bugün birçok toplum devlet gücünü kullanarak bu “tabuları” yok etmenin savaşımını vermeye devam ediyorlar. Ama ne yazık ki dönüşü olmayan bir gecikmeden sonra bu “tabuların” yok edilmesi ile beraber toplumların da olmaya doğru gittiğini yeni fark ettiler. “Tabulara” düşmanlığıyla zirve yapmış olan komünizm belası tarih sahnesinden silinirken beraberinde milyonlarca insanın da hayatını yok etti.

Görüldü ki neslin ve harsın devamı için olmazsa olmaz olan bu duygular; mesela karşı cinslerin birbirine ilgi duyması; eğer terbiye değil de yok edilip neslin devamı için bu görev en üstün mahlûk olan ve insanın hidayetinin temel kaynağı olan akla havale edilse aklın bu görevin üstesinden gelemeyeceğini bugünkü modern dünyanın pratiği net bir ortaya koymuştur.

Dikkat edilecek olursa Allahu Teâlâ;

وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا (Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene and olsun ki!) buyurarak, nefsin şekillendirildiğini ifade ediyor. Bu şekillendirme tesviye(düzenli, orantılı) bir şekilde yapılmış. Dolayısıyla nefse şekillendirilmesinde yapılacak her müdahale ahengini bozmaktan başka bir netice vermez. Oysaki Allahu Teâlâ sonraki ayetlerde “Onu temizleyen/tezkiye eden felaha ermiştir.” Buyurarak nefse yapılacak müdahale şekillendirilmesine yönelik değil terbiye edilmesine yönelik olması gerektiğini belirtmiş. Bunun dışındaki her müdahale ister iyi niyetle olsun, isterse de art niyetle olsun toplumların helakine neden olmaktan başka bir sonuç vermez.

Dikkat edilmesi gerekli olan ince nüktelerden bir tanesi de;

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَا nefse fücurunun da takvasının ilham edildiği gerçeğidir. Nefse neyin kötülük, fısk u fücur olduğu da ilham edilmiş ve bu fücurdan nasıl korunacağı yani takvası da ilham edilmiş. Temiz, beşerin müdahalesine uğramamış bir nefis neyin fısku fücur olduğunu bilir. Bu onun kodlarına yerleştirilmiş. Bu kodların değiştirilmesine yönelik olan her müdahale yapısal bir müdahaledir. Ve mükemmel bir şekilde tesviye edilmiş her varlığa yapılan yapısal müdahaleler tahrip etmekten başka bir netice vermez. Sonucu da eğer bu müdahale birey ile sınırlı kalırsa nefsin, eğer topluma sirayet etmişse toplumun helakine neden olmaktan başka bir şey olmaz.

İslam şeriatının fıtri olduğunu söylediğimizde, kevn ile barışık olduğunu söylediğimizde aslında bu hakikati vurgulamaya çalışıyoruz. Zira İslam şeriatını koyan da nefse fücurunu ve takvasını ilham eden de aynı kaynaktır ki O sonsuz kudret sahibi Allah azze ve celledir.

İslam âlimleri ilham ile ilgili şu gerçeği dillendirirler. İlham; hem ilahi ilimledir hem de temiz fıtrat iledir. Ki nitekim Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme bütün helal ve haramları soran badiyeliye; “Bir şey yapacağın zaman fetvasını kalbine sor.” şeklinde verdiği usül salim kalbin helaller ve haramlar hakkında müfti olduğunu ifade ediyor. Ama sadece helal ve haramlar hakkında, farzlar hakkında değil.

İslam âlimlerinin insan hakkında yaptığı tanımların bileşimden şöyle bir tanım çıkarırsak sanırım yanlış olmaz.

İnsan: “melek ile şeytanın bileşimine beden giydirilmiş bir varlıktır.”

Melek; kalb ve akıl ile insanı hidayete yönlendirirken şeytan da temsilcisi nefisle beraber insanlığı hem dünyada ve hem de ahirette helake götürmeye çalışmaktadır. Beden ise şehvetle beraber hayatiyetini ve devamlılığını sürdürmek için lezzetlere yönelir.

Bu üç unsur kompleks bir yapı olan insanda iç içe girdiği gibi görevleri de iç içedir.

Eğer şehvet insana galebe çalarsa insan hayvanlaşır, eğer nefis insana galebe çalarsa insan şeytanlaşır. Ama eğer akıl ve kalb yani melek insana galebe çalarsa insan Allahu Teâlâ’nın istediği ve melekleri kendisine boyun eğdirdiği halife olur. İnsanda hâkimiyet mutlak olarak kalbin ve aklın hâkimiyetine girerse hem nefis ve hem de beden hidayet yolunun uzun menzillerini kısa zamanda kat etmesine yarayacak bineklere dönüşürler. Ve mükemmellik burada doğar. İslam insandan ne nefsini ne de bedenini öldürmesini istemez. Ama onları terbiye etmesini ister. Bu ayet-i kerimede de özellikle üzerinde durulan husus budur. Yani nefsin temizlenmesi/terbiye edilmesidir.

Aslında bu sûre bir bütün olarak işlenmeli ama sûrenin tabiri caizse ana düşüncesi قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ayetinde toplandığı için bu bölümü tek başına aldık.

Bu ayetlerin öncesi ayetler yani; “Güneşe ve onun aydınlığına andolsun, ﴾1﴿ Onu izlediğinde Ay`a andolsun, ﴾2﴿ Onu ortaya çıkardığında gündüze andolsun, ﴾3﴿ Onu bürüdüğünde geceye andolsun, ﴾4﴿ Göğe ve onu bina edene andolsun, ﴾5﴿ Yere ve onu yayıp döşeyene andolsun, ﴾6﴿” de nefsin terbiyesi veya şekillenmesiyle alakalı olduğu hususunda şüphe yok. Zira insan psikolojisi ve insana çok az verilmiş olan ruh biliminden haberdar olan hiçbir alim veya bilgin insan ruhunun, güneş ve onun ziyasından, ardından gelen aydan, gündüzden veya her tarafı bürüyen geceden, göğün bina edilmiş olmasından ya da yer ve onun yayılmış olmasından etkilenmediğini iddia edemez/etmemiştir.

Aslında insan hem ruhen ve hem de bedenen bütün tabiattan birebir etkilenir. Su ve akıcılığından, deniz ve dalgalanmasından ya da sükûnet içerisinde olmasından, toprak ve bitirdiklerinden, iklimden… Kısacası insan tabiatın her şeyinden ruhen de etkilenir. Ancak bu surede zikredilenler en fazla etkileyenler olsa gerek. Hatta bu etkiler İbn-i Haldun’un Mukaddime’sinde detaylı bir şekilde verilmiş ve bugüne kadar hiç kimse bu iddialarına itiraz etmemiştir. Hatta dr. Ali Şeriati Habil ile Kabil’in kıssasında insan kişiliğinin şekillenmesindeki en müessir unsurlardan birinin insanın mesleği olduğunu ve Kur’an’ın diğer hiçbir detaya girmediği halde mesleklerinden haber vermesini yani birisinin çiftçilik yaparken diğerinin çobanlık yapmasına değinilmesini delil olarak gösterir.

İnsana düşen insan nefsi üzerinde etkin olan unsurların bıraktıkları olumsuz etkileri temizlemesi ve aslına yerleştirilmiş olan hammaddeyi terbiye etmesidir. İnsandan hiçbir şeyini öldürmesi istenmemiş. Zira öldürülecek hiçbir şey yoktur. Bizim inancımız hulkiyette asıl olanın hüsn olduğu kubhün ise tebei yani asıl olmayıp bir yan etki olduğudur. Bu yan etki de aslında kendisine verilenin yanlış yerde kullanılması halinde ortaya çıkar. Örneğin bu zamanda Müslüman için en büyük handikaplardan olan karşı cinse meyil, aslında neslin devamı için olmazsa olmazlardandır. Bunu şeriatın dairesinde kullandığı sürece takvadır. Nefsin tamamı da böyle…

Şeytan ve dostları bugün özellikle insanı nefsinin ve bedeninin isteklerini şeriatın tayin ettiği sınırların dışına taşırma hedefindedirler. Bunları şeriatın sınırları içerisinde tutmak yani nefsine ilham edilmiş olan takvasının gereğini yapmak bu nefsin temizlenmesi/terbiye edilmesi ile mümkündür. Aksi halde bu kadar desise etrafına kurulmuşken nefsini bu desiselere daldırmamak neredeyse mümkün değildir.

Nefsi tezkiye/terbiye etmenin yegâne reçetesi Hz. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme ittibadır. Onun nasihatlerine ve emirlerine uymaktır. Zira Resul (s.a.v) Allahu Teâlâ’nın vahyini bize bildirmek, bize kitabı ve hikmeti öğretmek ve bir de bizi temizlemek için gönderilmiştir.

Mehmet Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Mayıs 2016 (140. Sayı)
 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *