Mehmet Zeki ErginSila-i Rahime, Allah’ın Kudret Eliyle Bağladığı Bağa Saldırı Bir Fısk Saldırısıdır

3 sene ago16221 min

Kişinin topluma, çevresine yakın eş ve dostuna ve akrabalarına karşı duyduğu hayâdan ötürü nehiylerden sakınıp emirlere yapışması gerçekte yaptırım gücü az bir olgu değildir. Hatta insanların çoğunluğunun amir etkenidir de denilebilir.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْـي۪ٓ اَنْ يَضْرِبَ مَثَلاً مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَاۜ  فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْۚ  وَاَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۢ يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يراً وَيَهْد۪ي بِه۪ كَث۪يراًۜ وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَۙ ﴿٢٦﴾
  اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ ﴿٢٧﴾ 

“Şüphe yok ki, Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman edenler onun, Allah’tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise "Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?" derler. Allah birçok kimseyi onunla saptırır, birçok kimseyi de onunla doğru yola iletir; onunla başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır.

Onlar, Allah`a verdikleri sözü, pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah`ın korunmasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşeri ve ahlâki bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.”

“İnsanlar helak oldu ancak alim olanlar hariç, alim olanlar da helak oldu, ancak ilmi ile amel edenler hariç, ilmiyle amel edenler de helak oldu ancak ihlas ile (rıza-ı Hakk için) yapanlar hariç ki bunlar da büyük bir tehlike üzerindedirler.”

Hz. Resulullah ihlasa işaret ettiği bu hadiste ince bir sıralamaya da parmak basıyor. İnsanlar evvela alim olmalı, zira alim olunmadan Allahu Teala’nın ne Zat-ı akdesleri ne sıfatları ne de esmaü’l hüsnası bilinmez, tanınmaz. Yine Allahu Teala’nın emirleri ve nehiyleri bilinmez.

Söz konusu ilimle amel olmadığı zaman Zatı’na iman gerçekleşmez, emirleri yerine getirilmez ve nehiylerinden ictinab edilmez.

Amelin makbulü için de yani saadet-i dareyn için de bu amelin ihlas ile yapılması olmazsa olmaz şarttır.

Görüldüğü gibi ikinci aşama ilimden sonra ameldir. Zatı’na ve sıfatlarına iman ve emirlerine iltisak ile nehiylerinden ictinabtır.

Kötülüklerden ictinab ve iyiliklere iltisaka sevk eden hususlar da üçtür. Kişi ya insaniyeti, mürüvveti gereği, kendisine olan saygısı dolayısıyla iyiliklere yapışıp kötülüklerden korunur ki bu şekildeki insan sayısı çok azdır. Hz. Ebubekir gibilerinin cahiliyede dahi içki ve benzeri çirkinliklerden uzak durması bu hususa örnektir.

İkinci önemli etken ise; kişinin toplumdan, çevresinden, eş dost ve akrabalarından olan hayâsına binaen iyiliklere yapışıp kötülüklerden sakınmasıdır.

Üçüncü etken ise Allah’ rızasıdır. Kişi sırf Allah Teâla’nın emri gereği bunu yapar. İslam’ın hedefi ve amacı sonuncusudur. Yani ictinab ettiğinden, Allah rızası için ictinab etmesi, iltisak ediyorsa sırf Allah rızası için yapmasıdır.

Kişinin topluma, çevresine yakın eş ve dostuna ve akrabalarına karşı duyduğu hayâdan ötürü nehiylerden sakınıp emirlere yapışması gerçekte yaptırım gücü az bir olgu değildir. Hatta insanların çoğunluğunun amir etkenidir de denilebilir. Bu hikmete binaen Hz. Resulullah (s.a.v); “Bir sefere çıktığınızda en az iki kişi olarak yola çıkın ki Allah’ın emirleri konusunda biri diğerinden çekinsin” (mealen) diye buyurmuştur.

Haramlar kirdir, necasettir. Bulaştığı yeri ya necis yapar ya da eserini onda bırakarak kirletir. İslam’ın evvel amacı toplumu ve toplum bireylerini bu kir ve necasetlerden korumaktır. Bu hedefe hizmet edecek bütün yolları İslam devreye sokmuştur. Evet, ilk hedef Allah’ın rızasıdır ama bu hadiste de işaret edildiği gibi bu, son aşamadır.

İnsanın toplum ve toplumun bireylerine karşı duyduğu hayâ nedeniyle kendini koruması ilkesi içerisinde en etkin olanlar da şüphesiz en yakınından başlayan akrabalık bağıdır, sıla-i rahimdir.

Aynı şekilde inşası en kolay olan bağ da bu bağdır. Zira Allahu Teala bu bağ için güçlü bir duygusal ortam hazırlamıştır.

Yeryüzünü ıslah ettiklerini, sadece iddia edip aslında yeryüzünü fesada boğmak için ellerindeki bütün donanımı devreye sokan fasıkların, insanları tek başına, korumasız, sadece bir tane “bir“  olarak bırakmaya çalışmaları ve neredeyse tüm güçlerini bu noktaya odaklamaları bu konunun ehemmiyetini ifade için güzel bir tecrübedir.

Bireyin özgürleşmesi, bağlarından kurtulması sloganları aslında Allah’ın kurduğu bağları koparmaya ve karşılarında tüm insanlığı bir “bir” olarak bırakmaya matuf bir amaçtan başka bir şey değildir. Kullandıkları sloganlar ise hakkı hak ile vurma stratejisinden başka bir şey değildir.

Ayet-i kerimenin; “Allah’a verdikleri sözü tekid ettikten sonra bozarlar ve Yeryüzünü fesada boğmaya çalışırlar” gibi en büyük tahrib edicilerin yanında üçüncü bir husus olarak Allah’ın kurduğu sıla-i rahimin kesilmesini zikretmesi hâşâ boşuna değildir.

Yine aynı şekilde Nisa suresinin ilk ayetinde “…. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah`a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde bir gözetleyicidir.” Buyurarak insanları kendisine karşı gelmekten sakındırmayla beraber sıla-i rahimi kesmemeyi hatırlatıyor.

Dikkat edilecek olursa mutlak küfür sisteminin helak edici denizine en çok dalanlar akrabalık bağları en çok zayıflayan ve zedelenen toplumların yeni nesilleri olduğu evvel emirde görülecektir. İster Müslüman bir toplum olsun isterse de Gayr-i Müslim bir toplum olsun fark etmez. Bu husustan en çok mustarip olanlar bu toplumlardır. Bu bile tek başına akrabalık bağlarının önemini anlamaya kâfidir.

Öyle ise bu bağı zayıflatmaya yönelik her girişim ister bireysel olsun, ister toplumsal olsun ve isterse de siyasi kurumdan sadır olan bir uygulama olsun, fısktır, toplumu ifsada götüren bir yoldur, Allahu Teâla’nın tehdidini (hâşâ) hiçe saymadır. Böyle bir uygulamadan her sebeple olursa olsun şerden başka bir şey doğmaz. Böyle bir uygulama dünya istikbarına yapılacak en büyük yataklıktır.

Hele insanların üzerinde etkin gücü zirveye ulaşmış olan siyasi erkin bu konuda olumsuz adımları çok daha tahrib edicidir. Özellikle ülkemizde hükmünü bütün kurumları ile olduğu gibi koruyan sistemin ilk gününden şu zamana kadar ki uygulamalarının neticeleri ve son yıllarda düşünsel olarak mevcut sisteme karşı olmasına rağmen bazı güçlerin baskıları sonucu mevcut siyasi erkin çıkardığı bazı kanun ve uygulamalarının toplumsal dejenerasyondaki etkileri de bunun en büyük musaddıkıdır.

Yine “Biz kimsenin namusu değiliz” şeklinde özünde büyük olan sloganların masumlaştırılmaya çalışılmasına rağmen ne kadar büyük tahribatlara yol açtığını ayne’l yakin görmemiz de bunun kâfi delilleridir.

Bu tür faaliyetler içerisinde olanların ya gerçek fasık olduğu ya da bir şekilde fıska bulaştığı unutulmamalıdır.

Üstad Bediüzzaman’ın “sıla-i rahim” ibaresine akrabalık bağlarının yanında getirdiği bir başka yorum da vardır ki, bu yorum birinci yorumun mütemmimidir. Daha üst bir aşamaya taşınmasıdır. Yani İslam’ın bu ilke ile hedef edindiğine kâmil dereceye ulaşma babındadır.

İşaretül İ’caz’da infak ile ilgili ayetin tefsirinde; zekât ve daha alt derecedeki mali ibadetlerin farziyeti ile riba’nın hürmetinin(haramlığının) hikmetine işaret ederken amacın toplumdaki sıla-i rahm” (merhamet bağı)’in güçlendirilmesi olduğuna işareten şöyle bir izah getiriyor;

“Evet, heyet-i içtimaiyedeki intizamın şartı, tabakat-ı beşer birbirinden uzaklaşmamak, tabaka-yı havas tabaka-ı avamdan, taife-i ağniya taife-i fukaradan ayrılmasın ki, sıla-i rahim kopmasın. Hâlbuki ribânın hayatı ve zekâtın mevtiyle geniş bir mesafe açılmış, öyle bir uzaklık olmuş ki, hayt-ı vasıl kopmuş.”

Öyle ise fıskın bir diğer neticesi de toplumdaki merhamet bağının zayıflatılması hatta koparılması ve neticede toplum huzurunun bütün olarak ortadan kaldırılmasıdır. Huzurun ilga edilip anarşinin hâkim olduğu bir toplumda dini vecibelerin asgarisinin dahi yerine getirilmesi, dinin korunmasını hedef edindiği “din, nesil, mal ve düşüncenin” korunması neredeyse imkânsızdır.

Öyle ise diyoruz; sıla-i rahim bireyi topluma bağlayan ve aynı zamanda topluma karşı sorumluluk sahibi kılan düşüncenin ilk ve temel evresidir. Bu temel sağlam oluğu ölçüde proje oturaklıdır. Toplum bireyleri arasındaki merhametleşme mer’idir. Bu temelin bozuk olup toplumsal huzurun sağlandığı, bireyin kendinden ve neslinden emin olduğu bir toplum yapısı yoktur. Olamaz.

Konumuza yine Üstad Bediüzzaman’ın ayetin tefsiri hakkında yaptığı yorumla son verelim ki bu yorum sıla-i rahmi kesmenin gerçekten fısk olduğunu ve yeryüzünün fesadın ana üssü olduğunu ifade etmede bir eksik bırakmıyor:

وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ

Bu cümledeki emir, iki kısımdır.

Birisi, teşriîdir ki, sıla-i rahim ile tâbir edilen akraba ve mü`minler arasında şer`an emredilen muvasala hattıdır.

Diğeri, emr-i tekvînîdir ki, fıtrî kanunlarla âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ, ilmin i`tâsı, mânen ameli emrediyor; zekânın i`tâsı, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı mânen ve tekvînen emrediyor.

İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer`an ve tekvînen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar. Meselâ akılları mârifetullaha, zekâları ilme küs olduğu gibi, akrabalara ve mü`minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar.

Mehmet Zeki Ergin / İnzar Dergisi – Şubat 2017 (149. Sayı)
 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *