Nur KılıçSu, Geminin İçine Girerse…

4 sene ago18322 min

Evin odalarına şöyle bir göz gezdirdi. Yerde toz birikintileri vardı. Günlerdir evde olmadığı için ortalığı süpürememişti. İyi bir temizlik lazım, diye düşündü. Elektrikli süpürgeye yöneldi…

Evin odalarına şöyle bir göz gezdirdi. Yerde toz birikintileri vardı. Günlerdir evde olmadığı için ortalığı süpürememişti. İyi bir temizlik lazım, diye düşündü. Elektrikli süpürgeye yöneldi. Su haznesine su dolduracaktı ki; en son kullandığında motorundan sesler geldiğini hatırladı. Belki de düzelmiştir, diye geçirdi içinden. Dikkatle prize taktığı fiş, makinenin bozulduğunu haber veriyordu. Öyle ki motordan çıkan sesler daha da artmış, ortalığa hafif bir yanık kokusu yayılmıştı.

Gırgır, su, bez… Alternatif yöntemler düşünmeye başladı Zeynep Hanım. Bu yöntem, hem daha çok zamanını alacak hem de ziyadesiyle yoracaktı onu. Üstelik etkin bir temizlik de sağlamayacaktı. Bu düşünceleri takip eden bir fikirle gülümsemişti. Öyle ya komşuluk, dava kardeşliği ne içindi? En çok ihtiyacı olduğunda hemen kapı komşusu gelmez miydi insanın aklına?

Komşusu Ayten Hanımı aradı aceleyle. Evde değildi.

“Abla, biliyorsun evde yoktum epeydir” diye girdi konuya. “Bugün evi temizleyeyim dedim ama süpürge makinamız bozuk. Evde birileri varsa sizinkini alabilir miyim?”

Bu soruyu sormasıyla beraber telefondaki ses titremiş, konuyu farklı mecralara taşımaya başlamıştı.

“Ne çabuk bozuldu ki? Siz daha yeni almamış mıydınız?”

“Yo, yani nerdeyse beş yıl olacak. Hem makine işte, belli bir süreden sonra bozulabiliyor.”

“Öyle ama her zaman da alınmıyor ki! Bizim ki normalde altı yüz liralık makine. Ama Allah’a hamd olsun ki ben çok cüzi bir fiyata buldum. Ne zamandır istiyordum da pahalı diye alamıyordum. En son teşhir ürünü olarak yüz elli liraya bulunca hemen aldım. Bir yıl kadar oluyor işte.”

“Hımm… Hayırlı olsun Ayten abla. Doğrusu zor durumda kaldım. Gırgırla yapayım diyorum ama epey uğraştıracak. Ee, Furkan evde mi? Söylesen de hazırlasa…”

“Şey, evet evde… Ama lütfen dikkatli kullan. En son makinamızı kaynanam kullanmıştı ve bozmuştu. Bu nedenle lütfen dikkatli kullan.”

Söylenen son sözler üzerine bir an duraksamıştı Zeynep Hanım. Komşusundan makinasını birkaç saatliğine değil de adeta zapt etmek üzere istemişti sanki. Sadece “Anladım abla” demekle yetindi ve kapattı telefonu…

Şaşkın ve üzgündü. Komşusunun dünya malına olan düşkünlüğünü seziyordu ama böylesi bir yaklaşımı da beklemiyordu doğrusu. Esasen beş altı yıllık komşuluk hayatları boyunca birçok kez ihtiyacı olan şeyleri verme konusunda kendisini isteksiz ve temkinli görmüştü. Üstelik evdeki mobilyalara ve halılara gösterilen ihtimam(!), eve gelen –özellikle çocuklu- misafirleri adeta diken üstünde oturtuyordu. Kendi evinde bile komşusu olduğu zamanlarda bir türlü rahat oturamayışları geldi hatırına Zeynep Hanımın.

Öyle ki bir keresinde başka bir komşularının çocuğunun halıya döktüğü meyve suyu lekesini o kadar çok dert/gündem etmişti ki; Zeynep Hanımın yoğun çabalarına rağmen aylar sürmüştü konunun kapanması. Her seferinde “O leke geçmedi değil mi? Döktüğünüz sıcak su halıyı nasıl da yaktı. Çok yazık oldu, daha yeni almıştınız” nev’inden söylemlere “Halım komşumdan değerli değil ya Ayten abla. Suzan’ın canı sağolsun” diye karşılık veriyordu.

Tüm bu olanlara rağmen, ilk başlarda konduramayışından, sonraları ise aralarındaki kardeşlik bağına binaen es geçmeyi tercih etmişti. Yer yer takındığı tavırlar ve fırsatını bulduğunda dile vurduğu söylemlerle; mümin bir hanımın indinde dünya malının, kardeşinin/komşusunun gönlünü kırmaktan daha mühim olmaması gerektiğini derketmeye çalışmıştı hep. Ancak şimdi içinde bulunduğu durum, farklı bir bakış açısı oluşturmuştu.

“Acaba” diye geçirdi içinden… “Komşumun böyle bir tavır takınmasına sebep olacak bir şeyler mi yaptım?”

Zihnini zorlamış olmasına rağmen zarar verdiği, kırıp döktüğü emanet bir eşya gelmemişti aklına. Yıllar önce kendisinden emanet aldığı pazar arabasını sürüklerken zorlayınca, alt kısmında ceviz büyüklüğünde bir yırtık meydana gelmişti. Bunun için de özür dilemiş ve ücretini eksiksiz ödeyerek satın almıştı komşusundan. Vaktiyle kırılan bir tabak da vardı. Bunun dışında bir şey olmadığına kanaat getirmişti. Kendince dikkatsiz biri olduğunu da düşünmüyordu. Buna rağmen böyle bir ihtarı yapmış, bu tarz bir yaklaşımı göstermiş olmasının nedeninin ‘mal sevgisi’ olma ihtimali doğrusu ürkütmüştü Zeynep Hanımı.

İçine daldığı düşünce deryasından çıkmalıydı. Onu bekleyen işler vardı ve epey vaktini alacağa benziyordu. Zira komşusunun makinasını almaktan vazgeçmişti…

Temizlik yaparken bir yandan da düşünüyordu. Komşusu neden almadığını sorarsa; vereceği cevabı enine boyuna tartması gerekiyordu. Doğrusu nefsinin telkin ettiği gibi iğneleyici ve kırıcı bir cevap vermeye; “Almadım çünkü gün boyu korkuyla –ya bozulursa endişesiyle-  yaşamanı istemedim!” demeye hiç niyeti yoktu.

“Almadım zira olur da tüm dikkatime rağmen makineye bir zarar gelirse; tıpkı kaynanan için dediğin gibi benim de arkamdan konuşmandan ve bu nedenle bir başka ihtiyacı olana vermemenden korktum!” demeyi düşündü ilkin. Vazgeçti sonra…

Vereceği cevap bir nebze olsun onu düşündürmeli, dünya malına olan düşkünlüğünü sorgulamaya yöneltmeliydi. Dahası her ne diyecekse; kızgınlığın ve nefsi tatmin etmenin emarelerini taşımamalıydı. Aksi halde bir anlık bir gafletten öteye gitmeyecekti yaklaşımı. Şu halde en iyisi sözü ayet ve hadislere bırakmasıydı…

Evet, hazır fırsatını bulmuşken bir hatırlatmada/ikâzda bulunması gerektiğini düşünüyordu Zeynep Hanım.

“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap, Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadid / 20)

Sehl İbn-u Sa’d (RA) anlatıyor:

Biz (hacc sırasında) Zül Huleyfe’de Resulullah ile beraberdik. O, birden şişkinlikten ayağı havaya kalkmış bir davar ölüsüyle karşılaştı. Bunun üzerine şöyle buyurdular:

“Şu lâşenin, sahibine ne kadar değersiz olduğunu görüyor musunuz? Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki; şu dünya, Allah yanında, bunun sahibi yanındaki değersizliğinden daha değersizdir. Eğer dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, kâfire ondan ebediyen tek damla su içirmezdi.” 

Acı bir gülümseme yayıldı yüzüne. Andığı ayet ve hadislerin her biri kamçı olup adeta beyninde şaklamıştı. Sahi, dedi kendi kendine. Allah indinde bir leş kadar kıymeti olmayan şu dünyalıklara benim yaklaşımım nasıl acaba? Ya ben, karşılığında yüzlerce lira verip aldığım herhangi bir şeyi, en çok ihtiyacı olduğu bir zamanda, zarar verir korkusuyla esirgiyor muyum kardeşlerimden? En yakınımda gördüğüm ve beni ziyadesiyle rahatsız eden bu fiillerden ne derece beriyim?

Öyle ya, ne çok sakınırız çoğu kez. Gözümüzden bile… Neyi mi? Mobilyaları, makinaları, tabağı, çanağı, bardağı. Hatta bir kaşığı bile… Elbette dikkatli ve temkinli olmakta fayda var. Hatta aldığımız ürün zarar görmesin diye özen göstermemiz evladır da. Ancak:

Koltuğun ahşap koluna değen incecik bir çizik günlerce aklımızdan çıkmıyor ve her hatırlayışımızda içimiz cız ediyorsa… Halıya dökülen her neyse, sildiğimiz halde lekesi kaldıysa ve her gördüğümüzde müsebbibine yürek dolusu sitemler saçıyorsak… Kırılan tabak, yıl boyunca bozulan takımı bize yâd ettiriyorsa ve sırf bu nedenle komşuya gönderdiğimiz yemeği en eski tabakta sunuyorsak… Eve gelen misafiri ağırlamaktan çok onu ağırlayışımızla eziyorsak ve çocuğu herhangi bir şeyi kırıp dökmeden bir an önce gitme planları kuruyorsa…

Dahası konu-komşu ve akraba sohbetlerinde gündemimizi sürekli dünyalıklar meşgul ediyorsa işte orda durup düşünmek gerek. Su, geminin içine mi girmiş yoksa onu yüzdürür bir vaziyette olup altında mıdır, diye! Mevlana Celaleddin’in deyimiyle:

“Su geminin içine girerse onu batırır. Altında bulunursa onu yüzdürür.”

Elbette nefis daima suî olanı emrettiği için onu temize çıkaramayacağını biliyordu. Ancak şöyle bir geriye dönüp baktığında dünya malına -en azından- bir kardeşinin ihtiyacını gidermesine engel teşkil edecek şekilde bağlanmadığını sevinçle müşahede ediyordu.

Komşusu sonraki günlerde her ne kadar, makinayı çok ihtiyacı olduğu halde neden almadığını sormasa da ilk fırsatta bu anekdotları kendisiyle paylaşmayı düşünüyordu. Zira zaman kin gütme, vazgeçme, öteleme zamanı değil; hakkı ve sabrı tavsiye etme, söz ve eylemlerle örnek olmaya çabalama zamanıydı!

Evet, zaman dünya malına kalbini kaptırma zamanı değil; onları –dünyalıkları- kalpler kazanmaya ve iyiliklerin inşasına vesile etme zamanı!

Zaman, komşuya ve misafire –her açıdan- ikram zamanı!

Zaman, suyu ancak geminin altında tutmaya çalışma zamanı!

Zaman, iman edip salih amel işleme, hakkı ve sabrı tavsiye etme zamanı…

Nur Kılıç / İnzar Dergisi – Ocak 2016 (136. Sayı)
 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

İlgili Yazılar