Yusuf AkyüzŞuûr ve İdrâk

2 sene ago10930 min

Ebedî ve sermedi (dâimi) olmayan her şey yok ve hiç hükmünde, hayâl gibi bir şeydir… Zaman ve mekân buudlarını aşan ulvî bir bakışla eşya ve hadiseyi okuduğumuzda hayretengiz hakikatlere ulaşabiliriz… Meselâ, lezzet ve elem cihetiyle dünyâ ve rüyâ aynı derecede algılanır ve yaşanır; uyanmadıkça, yaşadığımız ve tattığımız şeylerin rüya olduğunu asla anlayamayız; lezzet ve elem cinsinden herşeyi tıbkı gerçek gibi yaşarız…

“Gökden yere kadar her işi O idare eder. Sonra işler O`na bir günde yükselir ki o günün mikdarı sizin saydığınız (günlerden) bin sene eder.” (Secde, 5 ve 22/47 ve 70/4 ayetler)
 
“Muhakkak ki siz tabakadan tabakaya (hâlden hâle) geçeceksiniz.” (İnşikak, 19)
 
Ebedî ve sermedi (dâimi) olmayan her şey yok ve hiç hükmünde, hayâl gibi bir şeydir… Zaman ve mekân buudlarını aşan ulvî bir bakışla eşya ve hadiseyi okuduğumuzda hayretengiz hakikatlere ulaşabiliriz… Meselâ, lezzet ve elem cihetiyle dünyâ ve rüyâ aynı derecede algılanır ve yaşanır; uyanmadıkça, yaşadığımız ve tattığımız şeylerin rüya olduğunu asla anlayamayız; lezzet ve elem cinsinden herşeyi tıbkı gerçek gibi yaşarız… Rüya âleminde güler, sevinir, üzülüp ağlarız; gündüz yaptığımız hemen herşeyi veya benzerlerini rüyada da yaparız; lezzet alıp elem duyarız ama rüyada olduğumuzun farkına varamayız… En uzun rüyânın sadece birkaç saniye veya sâlise sürdüğü dikkate alınırsa, yaşadığımız ve aldandığımız ve hiç bitmeyecek sandığımız şu dünya hayatı için de aynı mülâhâza geçerlidir…
 
Çok uzun zannedip gönül bağladığımız ve anlık hazlarına kapılıp hırsla sarıldığımız bütün ömür müddeti, haddizatında bir gecelik rüyâ gibidir…  
 
Ömür müddeti, bir tür uyurgezerlik misâli, ekseriyetle gece ve gündüz rüyâlarıyla, hayâllerin peşinde, bir yığın oyun ve eğlencelerle ve lüzûmsuz teşgaleler içinde rüzgâr gibi geçer gider… Gündüz rüyaları biter, gece rüyaları başlar; umumiyetle yaşadığımız hadiselerin mana ve mâhiyetini, sebeb-i hikmet ve gâyesini düşünüp idrâk edemeden nâdide ömür mühleti bir gün âniden biter… Ecel saati kapımızı çaldığında iş işten geçer; kendimizi berzah aleminde buluruz sonra ve kabrin zifiri karanlıklarında ne yaptığımızı düşünmeye başlarız; orada bir ışık ve ümid ararız; ama dünyada iken aramamışsak, orada bulamayız… Hiç aramayan, bulabilir mi…
 
Şuûr ve idrak bu dünyada kazanılır; ilim ve tahsil, hikmet ve marifet, ihlas ve amel mektebi bu dünyadır… Herkes bu dünyada ne için çalışmış, ne yapmış ve ne kazanmışsa, öteler âleminde onun netice ve semeresini bulacak… Şu anda kazanmak ve kurtulmak için bir fırsatımız var; amma bir ân sonrası meçhul zamân…
 
Hakikat penceresinden baktığımızda, dünyada yaşadığımız lezzet ve elemlerin beş duyu vasıtasıyla algıladığımız hayâlî duygular olduğunu anlarız; nitekim aynı duyguları rüyâ hâlinde de olduğu gibi rüyânın farkında olmaksızın yaşarız ve geçen zamanın da hiç farkında olamayız… Rüyada aylar ve yıllar geçtiğini sanırız, halbuki sadece birkaç sâniye veya sâlise, hatta bir ân içinde olup bitmiştir her şey… Eğer zaman ve mekân algısı olmasaydı, gündüz yaşadıklarımızı da tıbkı rüyâ gibi değerlendirebilir, geçen zamanı asla tayin ve tesbit edemezdik… Yine lezzet ve elem cihetiyle algılama tarzına bağlı olarak zamanın çok uzun veya kısa geldiği ve zaman algısının kişinin hâlet-i rûhîyesine, teveccüh, alaka ve meşgalesine göre az çok değişebildiği malum…
 
Meselâ, sıkıntılı ve elemli geçen saatlerde zaman yıllar gibi uzun gelirken; zevkli ve neşeli saatlerde geçen zamanı hiç farkedemeyiz, günler saniye kadar kısa gelir insana… Bu açıdan bakıldığında, zaman algısının da son derece izâfi ve algılama tarzına göre değişebildiğini kolayca idrak edebiliriz…
 
Beş duyu vasıtasıyla idrâki şuûr alanımıza intikal eden ve hafızamıza kaydedilen herşeyi hayâl aynasında veya rüyâda defalarca görüp yaşayabiliriz; tıbkı film şeridi gibi, aynı veya benzer sahneler, lezzetler ve elemler hayalimizde bizimle birlikde yaşamaya ve hatırladıkça misliyle algılanmaya devam eder… Lezzet almak ve elem duymak bakımından, bir hâdiseyi nesnel planda duyularla, rüyâda veya hayalen yaşamak hemen hemen aynı seviyede algılanmaktadır… Gördüğümüz, duyduğumuz, koklayıp dokunduğumuz ve tattığımız iyi veya kötü her şey adetâ hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak bizimle yaşamakta, idrâkî şuur alanımız beş duyu kanalıyla taşınan müsbet ve menfi herşeyi içine almaktadır. 
 
Ömür boyu idrâkî şuûr alanımızı dolduran izler ve tesirlerle birlikde yaşıyor ve yine bunların hayâlî suretleriyle(veya hafıza çipleriyle) yüklenmiş olarak öteler âlemine(berzah ve ahirete) gidiyoruz… Hiç bir ses ve görüntü kaybolmuyor, herşey kaydediliyor… Baktığımız, tattığımız, duyduğumuz her şey mahfuz… Zerreden küreye, yerden göğe büyük küçük her şey, en ince ayrıntısına kadar kayıd ve muhafaza altındadır…
 
“Hakkında bilgin olmayan (seni alakadar etmeyen) şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül; bunların hepsi ondan (o ardına düştüğün şeyden) sorumludur.” (İsrâ, 36) “Kişinin malâyâniyi (kendisini alakadar etmeyen şeyleri) terketmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir.” Buyurmuş Hz. Peygamber (sallallâhû aleyhi ve sellem). Zira kişinin kendi işi ve derdi (imanını kurtarmak ve sâlih amellerle ebedi âhiret saâdetini kazanmak davası) ömür boyu meşgale olarak yeter de artar bile… Yol uzun, ömür kısa… 
 
Her ân, kazanmak ve kurtulmak için verilmiş nâdide bir fırsat; ecel saati her ân kapımızı çalabilir…
 
Cisim ve madde hayatının his ve vehim mertebesinde bir algılamadan ibâret olduğunu delilleriyle birlikde isbât eden İmâm Rabbânî (k.s.), meşhur Mektûbât`ında bunun da bir yaradılış keyfiyeti olduğunu ifâde etmektedir. Yani his ve vehim mertebesinde (hayal benzerindeki gibi) bir yaradılış keyfiyeti vardır; nitekim rüyâ esnasında aynı algılama/algılattırılma yine vardır; hem de zamana, mekâna ve duyulara bağlı olmadan benzer hâdiseler aynı şekilde rüyâda da yaşanmaktadır. Öyleki kişi uyanmadıkça, yaşadıklarının rüyâ olduğunu asla anlayamayacaktır. Bu açıdan bakıldığında gündüz yaşadıklarımız da bir tür rüyâ sayılır; ölüm ise ömür boyu süren bu rüyâdan uyanmak ve berzah âlemi denilen daha üst ve öte bir boyutta, daha net ve mücerred bir algı tarzıyla, maddî duyulara bağlı olmaksızın dünya hayatında ruhun kazandığı iktisâbata uygun şekilde yaşamaktır… Yeniden dirilişle birlikte, kıyâmete kadar devam eden berzah hayatından, ebedî ve dâimi olan âhiret hayatına geçiş vardır. Artık orada tam bir uyanış, kesintisiz bir şuûr, mükemmel bir algılama, hakiki bir hayat ve sonsuzluk vardır…
 
“Şüphesiz ki âhiret daha hayırlı ve kalıcı olandır.” (A`lâ Sûresi, 17)
 
Zamân ve mekân, beş duyu kanalıyla bağlı ve alakalı olduğumuz maddî âlem denilen dünyâ boyutuna mahsus bir algılama biçimi veya çerçevesi diyelim ki bu muhavvatanın da ne kadar nisbî ve izâfî surette algılandığını (uzayıp kısaldığını) gördük. Öyleki, algılama biçimi değiştiğinde veyahut, zaman ve mekânı tesbit ve tayin için istifâde edilen mikyaslar farklı olsa veya bir hastalık neticesi duyular devre dışı kalsa, o kişi için zaman ve mekân mefhûmu tamamen ortadan kalkacak veya sadece farazî bir zan ve tahminden ibâret olacaktır. Nitekim uyku, unutma, dalgınlık ve baygınlık esnâsında zaman ve mekân algısı iptal olur… Kehf Sûresinde üç asırdan fazla uyutulan Ashâb-ı Kehf, uyandırıldıkları vakit, geçen zamanı asla bilememişler, sadece akşam yatıp sabah kalktıklarını zannetmişlerdir. Günlerce baygın yatan veya narkoz tesiriyle uyutulan insanlar da uyandıkları ân baygın veya uykuda kaldıkları süreyi -aylar ve yıllar geçmiş dahi olsa- bilemezler veya bir kaç dakika zannederler… 
 
“Sanki onlar kıyamet gününü gördükleri gün, dünyada bir akşam veya kuşluk vaktinden başka kalmamış gibi olurlar.” (Nâziât, 46 ve müterâdif ayetler: 20/103, 23/113, 30/55) 
 
Zamân ve mekân algı boyutundan çıktıktan sonra artık geçen zaman, bir ân-ı vâhid`den ibârettir; bir yılı da bin yılı da, azı ve çoğu da birdir… Bir yıl uyuyan da bin yıl uyuyan da yeni bir dirilişle uyandırıldığında, geçen zamanı bilemeyecek, uyuduğu veya vefat ettirildiği esnâdaki duygu ve algılarıyla hareket edip hüküm verecek; daha önce iktisâb ettiği idrakine göre değerlendirecek…
 
Beş dakika veya beş saat uyuyan da geçen zamanı bilemez…
 
Uyuduğumuz (unuttuğumuz, dalgın veya baygın olduğumuz) esnada zaman ve mekân algısından koparız; nerede ve ne hâlde olduğumuzu ve bu fasılada geçmiş olan müddet zamanı idrak edemeyiz… Şuûr ve idrakimizde şekillenen zaman ve mekân algısı, uyku, unutma, dalgınlık ve baygınlık esnasında maktâî(kesintili) olarak devre dışı kalırken, ölümle birlikde zamansızlık boyutuna tamamen intikal ederiz… Eğer dünya boyutunda da güneşin doğup batışı, gece-gündüz, rüzgâr, soğuk-sıcak, mevsimlerin gidip gelmesi gibi kevnî hareketlilikler; günlük hâdiseler ve değişiklikler olmasaydı ve saat benzeri sun`î bir alet de kullanılmasaydı geçen zamanı yine bilemezdik… 
 
Tamamen duyusal idrâkimize göre şekillenen zaman ve mekân mefhûmu, duyularımızın iptal edilmesiyle sona erer ve zamansızlık başlar… Dünyâ hayatında bu mülâhâzâyı uyku ve rüya esnasında defalarca yaşarız… Şuûr ve idrâk planında da bu manayı mderinlemesine kavrayabilsek ve yakîn peydah edebilsek, ölmeden önce de zihnen ve fehmen zamansızlık âlemine intikâl edebilir; dünyâ rüyâsında olup biten afâkî ve enfüsî hâdiselerin hikmet ve gâyesini öteler merceğiyle okuyup değerlendirmek suretiyle huzur ve itminana kavuşabiliriz. Böylece dünya rüyâsında zuhûra gelen günlük/anlık hâdiseler, sükûnet denizimizi bulandıramaz ve bizi lüzûmsuz endişe ve kederlere, sıkıntı ve ızdırap girdabına düşürüp de maksadımızdan uzaklaştıramaz… Olup biten hadiseleri, anlık ve alışkanlık refleksleriyle algılayıp değerlendirdiğimizde, netice ve âkibet cihetiyle çoğunlukla hataya düşer, hâdiselerin arka planını (asıl hikmet ve gayesini) göremeyiz…
 
Mekanik bir algı biçimi oluşmasına sebeb olan refleks alışkanlıklar ve ötesini düşünmemize engel olan hissî ve fikrî şartlanmışlıklar (vehimler), duygu ve düşünce yapımızın bir noktada (mesela şu anda alakalı olduğumuz maddi algı boyutunda) kilitlenmesine ve donmasına, daha üst ve öte buûdlara açılmamıza mâni olmakta; şuûr ve idrak alanımızın daralmasına yol açmakta…
     
Fiili şartlanmışlıklar ve çocukluktan itibaren aile ve çevre etkisiyle edindiğimiz bir takım refleks tavırlar, (ki bakış, görüş, düşünce, yaşayış ve alışkanlıkların temelini teşkil ederler) giderek yerleşip kemikleşerek hayatımızın ayrılmaz parçası hâline gelirler ve şuûr ülfet perdesiyle perdelenir… Yeni bir intibah (manevî uyanış) kıvılcımıyla hayret tefekkürün yolu açılmadıkça, ülfet perdesiyle örülmüş o mahdud dâirenin dışına çıkmak ve daha öte ufuklara yelken açmak mümkün olamaz… İdrâkî şuurun yolunu açacak, gaflet ve ülfet perdesini aralayıp yeniden ve daha derinden tefekkür ve teveccühe vesile ve medâr olacak esaslı intibaha ve manevî bir infilaka ihtiyaç var…
 
Madde ve manada bütün inkişâflar, böyle bir intibah ilmî ve manevi infilak ve uyanışlar vesilesiyle zuhûra gelmiştir… Dikkat, itinâ, teveccüh ve alâka, tefekkür ufkunda yolculuk… Ötelerin şuûruna doğru, bir kıvılcım bir adım…  
 
Yusuf Akyüz | İnzar Dergisi | Temmuz 2017 | 154. Sayı
 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlendi *

İlgili Yazılar

Serlevhalar – 3

Serlevhalar – 3

2 sene ago 1
14 min 327
Serlevhalar -2

Serlevhalar -2

2 sene ago
19 min 128