Yirminci yüzyılın başında Müslümanların elinde sadece umutları kalmıştı. O umut da Allah celle celâlühü idi.
Dinsizlik çalışmalarıyla Müslümanların bir bölümünü Allah’a imandan uzaklaştırdılar. Gencecik Anadolu evlatları, ekmek bulmak için çıktıkları eğitim yolculuklarında İslam nimetinden oldular. Ekmek küçük nimet; İslam, büyük nimettir. Müslümanların bir türlü bu iki nimete aynı anda kavuşmasına izin vermediler.
Umudun özünde bütünlük vardır. Bütünlük dağıldığında umut da söner. Ekmek ile İslam’ın bir araya gelmemesi, 20. yüzyılda genç Müslüman nesillerin İslam’dan yana umutsuzluğa sürüklenmelerinde ana etkenlerden biridir.
Onlardan yüksek bir şuura sahip olanlar, her şeye rağmen İslam, dediler. Nefislerine yenilenler ise ekmek bulmak için İslâmî yaşama elveda deyip alkole, fuhuşata müptela oldular. Genç neslin bu hâli, Anadolu’da kalpleri kararttı, gözlerden yaş akıttı ve umuda zarar verdi. Ama yetmedi.
siyonistler, Gazze’de nasıl ki son Müslüman’ı dahi şehid etmeye hırslı ise zihinsel işgalci Yahudi de içimizdeki son zerre umudu da öylesine imha etmeye hırslıdır.
Yirminci yüzyılın başlarında umuda karşı bilfiil bir savaş da başlatıldı. Hatta umuda karşı bilfiil savaş, Üstad Bediüzzaman’ın dinsizlik cereyanı dediği savaştan da önce gelir.
Şöyle ki Abdullah Cevdet gibi, sonradan istilacılar adına dinsizlik cereyanında bizzat görev alanlar, önce umutsuzluk cereyanında görev aldılar.
Bunlar yirminci yüzyılın başında çıkardıkları dergilerde İslam dünyasındaki acıları, bölünmeleri işler ve yazdıkları ile belki, nice yumuşak kalpli Müslümanı hüngür hüngür ağlatırlardı. Dışarıdan bakıldığında niyetleri, bizi İslam alemi hakkında bilgilendirmekti. Oysa nihai hedefleri “Müslümanlar adam olmaz!”, “Müslümanlara dayanan kaybeder!” iddiasıydı.
Bunlar, onların partisi İttihat ve Terakki’nin gizli birer sloganıydı. İttihat ve Terakki, önce Arnavutların kopacağı zemini hazırlamış, bundan başarılı da olunca “Bakın Ümmetle olmuyor!” diye bağırmaya başlamışlardı. Kendilerinin yol açtıkları bir sorunu, Müslümanların Ümmetle ilgili akidelerini bozmak, güvenlerini kırmak ve genel olarak umutlarını söndürmek için kullanmışlardı.
İttihat ve Terakki, Arnavutlarla neredeyse eş zamanlı bir de Kürtlere yöneldi; Kürtler, Osmanlı tarihindeki neredeyse ilk idamlara rağmen dayanıklı çıkınca bu kez Arapları itmeye başladı ve Araplar uzaklaştıkça sloganını tekrarladı: “Bakın Ümmetle olmuyor!”, “Müslümanlar adam olmaz!”, “Müslümanlara dayanan kaybeder!”
İmansızlık cereyanı; bazı Müslümanları solculaştırdı, dinsizleştirdi, umutsuzluk cereyanı ise çoğu Müslüman’ı önce ırkçılaştırdı, sonra sağcılaştırıp Amerikancılaştırdı. Bu iki cereyanın buluşması, İslam alemini Allah’tan ve Allah’ın Resûlü’nün ümmetinden kopardı. İslam alemi böyle istila edildi.
Eğer dense ki Müslümanların mevcut sorunları yaşamasında, dinsizlik cereyanı ve umutsuzluk cereyanından hangisi daha çok etkili oldu. Eski tabirle el cevap: umutsuzluk cereyanı, dinsizlik cereyanından on kat daha etkili oldu.
Umutsuzluk cereyanına hizmet eden, eninde sonunda dinsizlik cereyanına hizmet etti ve bu iki kanat buluşunca istila tamamlandı.
Buradan kendimize dönelim. Her birimiz düşünüp taşınsın: Ben, sözlerim ve davranışlarımla Müslümanlara karşı işletilen bu iki cereyandan, bu iki savaştan hangisinde düşman lehinde yer edindim?
Ben, haşa “Allah yok! Kâinat kendiliğinden var oldu!” demedim ama acaba “Kaç kez, Ümmet yok! Müslümanlar adam olmaz!” dedim.
Bu sözü söylerken İslam alemini yıkmak için sefer edilen Abdullah Cevdet’lerle silah arkadaşı durumuna düştüğümü hiç fark ettim mi?
Müslümanların hiçbir şeyleri yok da sadece Allah’a imanları varsa yeter. “Kafirlerden başkası Allah’tan umut kesmez!” (Yusuf Sûresi, 111)
Hâlbuki tarih ve toplum bilimcileri, üzerinde yoğunca yaşadıkları bir yurtları, kendilerini motive edecek ortak tarihî hatıraları, kendilerine yetecek nüfusları ve onlara yön verecek bir öğretileri olan toplulukların bir gün mutlaka ayağa kalkacağına inanır.
Müslümanların dünyanın bir ucundan diğerine uzanan büyük bir yurdu, onun üzerinde dünyanın neredeyse üçte birine tekabül eden bir nüfusları, onlara yol gösteren Kur’an ve Sünnet gibi büyük kılavuzları, onları motive eden şanlı tarihleri var.
Geriye sadece iman ve umut kalıyor. Düşmanın bütün mücadelesi de bu ikisinin bir araya gelmemesi cihetinde.
Bugünün dünyasında imana hizmet, emperyalizmle mücadeledir ve umuda hizmet, emperyalizmle mücadeledir.
Umut iki yanlıdır: Bir yanı Allah’a imandır, diğer yanı Müslümanlara güvendir. Müslümanlara güven hiç olmasa da Allah’a iman, insanı umutlu yapmalı.
Lâkin maalesef, bu tertemiz söz dahi, günümüzde emperyalizmin silahlarındandır. Çünkü başta ifade ettiğimiz üzere umut, daima birlik gerektirir.
Kuş, nasıl ki iki kanatla uçuyorsa umut da mana ve maddenin buluşmasıyla oluşuyor. İnsanların ancak az bir kesimi sadece mana ile umutlanır, ezici çoğunluğu, mana ve maddeyi bir arada arar. İslam’ın Allah yolunda cihad ile ganimeti bir araya getirmesi de bunun açık kanıtlarındandır.
Siz, “Müslümanlara güven hiç olmasa da Allah’a iman, insanı umutlu yapmalı.” derseniz açık bir hakikati ifade edersiniz. Oysa gerçekte Allah’a imana teşvik ederken Müslümanlara kuşkuyla bakmaya yol açarsınız. Böylece bir kanadı onarırken diğer kanadı kırarsınız ve siz, sözünüze açıklık getirmediğinizde farkında olmadan İmam Hasan el-Bennaların, Bediüzzamanların, Seyyid Kutupların değil, Abdullah Cevdetlerin yanında yer almış olursunuz. Müslümanların önderlerinin değil, düşmanlarının işini kolaylaştıracaksınız.
Umutlu olmak için, içimizdeki cahil ve ahmaklarla, karşımızdaki bilgili ve sinsi düşmanla, belki hepsinden çok nefsimizle mücadele etmeliyiz.
Her ne olursa olsun umutsuzluğa değil, umuda koşmalı, umut savaşını kazanmalıyız. Aksi durumda Allah ve Resûlü’nün sevgisini asla kazanamayacağız, dolayısıyla cennet yüzü görmeyeceğiz.